1453: İstanbul’un Fethi

Yayınlandı: 17/06/2011 / Tarih

II. Mehmed Edirne Sarayı’ndayken, gıpta ettiği antik devirler komutanları gibi zafer ve fetih içini kemiriyordu. İstanbul’un fethedilmesi fikri devamlı olarak zihnini meşgul ediyor, hatta onu geceleri sıçratarak uyandırıyordu. Osmanlılar büyük şehirlere sahip olsalar da gerçek bir başkente sahip değillerdi. Bursa, Anadolu’nun bir ucunda çok uzak gözüküyor, Edirne ise Rodop ve Hemus Dağları arasına sıkışıp kalıyor, Selanik de Teselya boğazlarının arasında bir körfezin içine fazla gömülüyordu. Balkanlardan Anadolu’nun doğusuna kadar genişlemiş olan topraklarının ortasında onlara ait olmayan tek yer İstanbul idi. Dünyanın geçit yolları, boğazları hep orada birleşiyordu.

II. Mehmed, Yıldırım Bayezid’in Boğaziçi’nin Anadolu yakasında yaptırmış olduğu Güzelce Hisar’ın karşısına, Boğaz’ı tamamen kapatmak için bir hisar yapma hazırlıklarına başladı. Felaketin çok yakın olduğunu hisseden Bizans İmparatoru Konstantin, Padişah’a elçiler göndererek Orhan’ın tahsisatından vazgeçtiğini, vergi vermeye devam edeceğini ancak bunun karşılığında Padişah’ın antlaşmalara uyarak bu hisarı yapmaktan vazgeçmesini diledi. II. Mehmed elçilere şu cevabı verdi: “Ben sizin şehrinize karşı bir proje hazırlamış değilim. Kendi ülkemin güvenliğinin gerektirdiğini yapmak vazifemdir. İmparatorunuzun, Macarlarla birleşip babamın Rumeli’yi geçmesini engelledikleri zaman ne kadar zor bir durumda kaldığımızı unuttunuz mu? Kendi topraklarım üzerinde gönlümün istediği şeyi yapmama karşı elinizde ne hak, ne de güç vardır. İki yaka da benimdir. Anadolu sahili benimdir çünkü Osmanlı halkından ibarettir. Rumeli sahili de benimdir çünkü siz savunmasını bilmiyorsunuz. Gidin Efendinize söyleyin ki, şimdiki Osmanlı Padişahı kendinden öncekilere hiç benzemez. Sizin dönmenize izin veriyorum fakat bundan sonra bu tip taleplerle karşıma çıkanınız olursa derilerini diri diri yüzdüreceğim!”

Mart 1452’de, İzmit ve Ereğli’den yapı işleri için gerekli kereste geldi. Anadolu’dan yeteri kadar taş ve kireç getirildi. Padişah hisar duvarlarının Mehmed (Arapça’da Muhammed) kelimesini meydan getiren Arapça harfler şeklinde olmasını ve her Mim (M) harfinin yerinde bir kule bulunmasını istedi. Hisarın içinde ve dışında 1.000 duvarcıyla 2.000 işçi vardı. Her bir kulenin yapımını, yanındaki önemli kişilere verdi. Bunlar Vezir-i Âzam Halil Paşa, Saruca Paşa ve Zağanos Paşalardı. Hisar üç aydan daha az bir sürede tamamlandı. Duvarlarının kalınlığı yirmi beş, kurşunla örtülü olan kulelerinin kalınlığı otuz ayaktı. Hisar’a “Boğazkesen” (Rumeli Hisarı) adı verildi.

Aynı yılın ağustos ayında II. Mehmed, yanına seçkin süvarilerden oluşan bir kuvvet alarak İstanbul’un kapılarının karşısına kamp kurdu. Üç gün boyunca şehrin savunma sistemini ve çevre araziyi büyük bir dikkatle inceledi. Notlar aldı, tahkimatların eskizlerini çizdi ve zayıflıkları analiz etti. Sonbaharın yaklaşmasıyla, o yaz yapılan işlerden tatmin olarak Edirne’ye geri döndü. Gitmeden önce, Boğazkesen’de aşağıya ya da yukarıya doğru yol alacak olan tüm gemilerin, giriş ücreti ödemek üzere alıkonulması emri verilmiş olan Firuz Bey komutasında 400 askerlik bir garnizon bıraktı. Bu dayatmaya güç katmak için bir dizi topu hisarın surlarının üzerine yerleştirdi.

Konstantin ise, artık kaçınılmaz gibi gözüken savaş için kaynaklarını şehrin içinde toparlıyor, Avrupa’ya acil yardım talebinde bulunan mesajlar gönderiyordu. Mora’daki kardeşleri Tomas ile Demetrius’a bir an önce şehre gelmeleri için haber yolladı. Yardıma gelecek herkese abartılı vaatlerde bulunuyordu. Macar Hunyad’a Silivri’yi, Aragon ve Napoli hükümdarı Alfonso’ya Limni Adası’nı, Cenevizlilere Sakız Adası’nı teklif ediyor, Dubrovnik konusunda Venediklilere yardım etmeyi öneriyordu. Papa Nikolas, Alman İmparatoru III. Frederick’i Padişah’a sert bir ültimatom göndermeye ikna etti. Ancak bu ültimatom pek ciddiye alınmadı.

Edirne’deki II. Mehmed, Konstantin’in Mora’daki kardeşlerinden yardım istediğini duydu ve bunu halletmek için hızla harekete geçti. Turhan Bey’e Peleponnes’e hareket ederek Tomas ile Demetrius’a saldırma emrini verdi. Turhan Bey, araziyi kasıp kavurarak yarımadanın en güney ucuna kadar indi ve yardım güçlerinin İstanbul’a ulaşmasını olanaksız kıldı.

İstanbul’a Karadeniz’den gelen tahıl yardımı tükenmeye başladı. Venedikli kaptan Antonio Rizzo, kasım ayında şehre taşıdığı gıda kargosuyla Boğaz’a girdi. Boğazkesen’e yaklaşırken risk almaya karar verdi. Kıyıdan yapılan, yelkenleri küçültmesine yönelik uyarıları duymazdan gelerek yoluna devam etti. Su yüzeyinin hemen üstünden bir salvo atışı yapıldı. Dev bir gülle geminin hafif kabuğunu paramparça etti. Kaptan ile hayatta kalan otuz gemici yüzerek kıyıya çıkmayı başardı. Kaptan serbest bırakıldı, ancak denizciler tutuklanarak idam edildiler. İbret olsun diye kesilen kafaları kazıklara dikildi. Bu acımasız gösteri istenen etkiyi sağladı. İstanbul halkı paniğe kapılmıştı.

Konstantin son çare olarak Papa’ya bir heyet göndererek, iki kilisenin birleşmesini talep etti. Papa’nın yanıtı şöyle oldu: “Sizler birleşme kararını kabul edecek olursanız, bütün Avrupa’yı ve bizzat Papalık makamını, ordularımızla ve paramızla sizleri desteklerken bulacaksınız. Ama birleşme kararnamesini eskiden olduğu gibi şimdi de reddederseniz, bizi onurumuz ve selametimiz için elzem önlemleri almaya hazır halde bulursunuz.” Bizanslılar teklifi kabul etti. Birleşme karşıtlarıysa buna tamamen karşı çıkarak, “Latin yardımını ya da Latin birliklerini istemiyoruz, mayasızların ibadetinden kurtulalım,” diyorlardı. Fakat korkmuş halk, birleşmeyi kabul edecek gibi gözüküyordu. Papa, Floransa’da alınan kararların uygulandığını görmek üzere İstanbul’a, küçük bir birliğin korumasında olan bir heyet yolladı. Onların gelmekte olduğu uyarısı birleşme karşıtlarına ulaşınca şehri bir karmaşa sardı. Halk ikiye bölündü. Aralık ayında birleşmenin kutlanması için Ayasofya Kilisesi’nde bir ayin düzenlendi. Şehrin, mezhep ayrılığından doğan karmaşası Mehmed’i keyiflendirmişti.

1453 yılının ocak ayında II. Mehmed, vezirlerini bir araya topladı ve Bizans’a savaş ilan etti. Bunun üzerine Konstantin, şehrin savunması için yapılan hazırlıkları hızlandırdı. Ege adalarından gıda maddeleri, buğday, zeytinyağı, kuru incir, nohut, yulaf, bakliyat ve şarap getirtmek için temsilciler yolladı. Bunun için halktan para toplanmıştı. Savunma hatlarının hem kara hem de deniz surlarındaki ihmal edilmiş kesimlerinin onarılması için çalışma başlatıldı. Nitelikli taş sıkıntısı vardı. Malzemelerin şehir dışındaki ocaklardan getirilmesi abluka yüzünden imkânsızdı. Yıkık binalardan ve metruk kiliselerden yapı malzemeleri toplandı, mezar taşları bile kullanıldı. Korku içindeki halk, daha önceki mezhep ayrılığı tartışmalarını unutmuş, canla başla İmparator’un askerlerine yardım ediyordu. Şehirdeki tüm silahlar bir araya getirilip yeniden dağıtıldı. İstanbul’un duvarları dışında hâlâ elinde tuttuğu birkaç tahkimatlı kale, Marmara Ereğlisi, Tarabya ve Prens Adaları denetim altına alındı. Konstantin, son bir meydan okuma ve halka hâlâ güçlü olduklarını gösterme düşüncesiyle, kadırgalarını Marmara Denizi kıyısında Osmanlıların yaşadığı köylere göndererek, buralardan tutsaklar aldı. Tutsakların hepsi köle olarak satıldı. Bu durum, Osmanlılarda büyük öfke yarattı ve Rumların üstüne felaket salacaklarına yemin etmelerine neden oldu.

O kış Giacomo Coco adındaki kaptanın komutasında olan Venedik nakliye gemisi, Boğazkesen’deki askerlerin bir anlık dalgınlığından yararlanarak ablukayı deldi ve İstanbul’a ulaştı. Bu gemideki silah ve gıda malzemeleri Bizanslıları oldukça sevindirmişti. Bu olayı takiben iki büyük Ceneviz kadırgası daha İstanbul’a ulaştı. Bu kadırgalarda birçok mükemmel düzenek ve savaş makinesiyle birlikte 700 zırhlı asker de vardı. Bu seçkin askerler, sefere kendi kararı ve maddi gücüyle çıkmış olan deneyimli komutan Giovanni Guistiniani Longo’nun adamlarıydı. Birbirinden bağımsız ve dağınık halde başka askerler de geliyordu. Antonio, Paolo ve Trolio Bocchiardo kardeşlerin komutasında Ceneviz’den küçük bir birlik geldi. Katalanlar bir bölük asker göndermişti. Ayrıca Kastilyalı bir asilzade olan Don Francisco da önemli miktarda asker yolladı. Giustiniani, şubat ve mart aylarında şehrin hendeğini tarakla temizledi ve surların onarımını tamamladı. Ayrıca kara tarafında bulunan surları, savaş araçlarıyla ve her türlü makineyle donattı. Haliç’in ağzı 50 santimetre kalınlığında ve 300 metre uzunluğunda bir zincirle kapatıldı. Bunun önüne 10 büyük ticaret gemisi silahlandırılarak yerleştirildi. İç limandaysa 25 kadar gemi ihtiyatta tutuluyordu.

Dünya üzerinde başka hiçbir şehir İstanbul’un konumuna sahip değildi. Bir yarımadanın üstüne kurulmuş olan şehir, kuşbakışı büyük bir üçgeni andırıyordu. Bu üçgenin iki tarafı denizle çevriliydi ve sadece tek bir tarafı karaya bakıyordu. Haliç’in karşı kıyısında aynı şeklin 10 kat küçüğü bir yerleşim bölümü şehri tamamlıyordu. İstanbul’un 32 kilometrelik çevre uzunluğunun 13 kilometresini deniz oluşturuyordu. Şehir güneyde, sert akıntıları ve beklenmedik fırtınalarıyla çıkartma girişimlerini riskli atılımlar haline getiren Marmara Denizi’ne doğru çıkıntı yapıyordu. Bin yıldan beri hiçbir saldırgan o noktadan taarruza geçmeyi ciddi şekilde düşünmemişti. Kıyı, içine 188 kule ve birçok korumalı küçük liman serpiştirilmiş olan 15 metre yüksekliğindeki tek ve kesintisiz bir surla korunuyordu. Haliç’in kendisi de imparatorluk filosu için mükemmel bir demirleme sığınağı oluşturuyordu. Bu kesimde, üstünde birçok su kapısı ile iki büyük liman barındıran ve 110 kulenin hakimiyeti altında olan bir sur vardı ama, yine de savunmanın hassas noktasını burası oluşturuyordu. Şehrin yerleşim planını oluşturan üçgenin batıya düşen tabanında, yapımı Teodosius’a ait olan, Marmara Denizi’nden Haliç’e kadar uzanan ve şehri kara saldırısına kapatan 6,5 km. uzunluğundaki kara surları vardı. Kuleler birbirlerine o kadar yakındı ki, bir Haçlı askerinin çok daha önce vurguladığı gibi “7 yaşındaki bir çocuk bir kuleden diğerine elma fırlatabilirdi”. Hendeğin olduğu kısmın arkasında, iki sıra sur şehri koruyordu. Hendeğin genişliği 60 metre, derinliğiyse kulelerin tepesinden itibaren 30 metreydi. İç surların yüksekliği 12 metre, dış surların yüksekliğiyse daha alçak olarak 8,5 metreydi. İki duvar sırası birbirinden 18 metre genişliğinde bir boşlukla ayrılıyordu ki, burası hendeği aşmayı başaran her saldırgan için bir ölüm tarlası oluşturuyordu. İstanbul, o devrin şartlarına göre fethedilemez kabul ediliyordu.

II. Mehmed Mart ayında kuşatma hazırlıklarını hızlandırdı. İstanbul’un uzun surlarını aşmanın tek yolu çok güçlü toplar imal etmekti. Devleti hem sahip olduğu topraklarla hem de hükmettiği bölgelerle, ihtiyaçlarını tedarik etme açısından dışa bağlı olmamasını sağlayacak kaynaklara sahipti. Gülleler Karadeniz’den, güherçile Belgrad’dan, kükürt Van’dan, bakır Kastamonu’dan geldi. Kalay denizaşırı ticaretten, hurda bronz ise Balkanlardan toplandı. Bütün bu malzemeler, yük arabaları ve develerle bir karayolu ağı üzerinden Edirne’ye taşındı. Osmanlı savaş mekanizmasının niteliğini belirleyen şey, derin planlamaydı. Osmanlıların top teknolojisini özümsemesi o kadar hızlıydı ki, 1440’lara gelindiğinde orta çaplı savaş toplarını, savaş alanında kurulan geçici imalathanelerde dökmeye yönelik, başka benzeri olmayan bir yeteneğe ulaştıkları o zamanın tanıkları tarafından ifade edilmiştir.

Bizanslılar da barutlu silahların sunduğu potansiyelin farkındaydı. Şehirde kimi orta ölçekli topları ve ateşli silahları vardı. Venediklilerden barut sağlamışlardı. 1453 yılı öncesinde, kente Urban adlı Macar bir top yapım ustası gelmiş, talihini imparatorluk sarayında denemişti. Nakit sıkıntısı bulunduğu söylenen Bizans, onun yeteneklerini kullanmak için pek az bir yeteneğe sahipti. Urban’ı kentte tutma çabasıyla ona küçük bir maaş bağlandı ama bu bile düzenli olarak ödenmiyordu. Şanssız usta gitgide muhtaç hale düştü. Bir gün şehri terk ederek II. Mehmed’in yanında şansını denemeye karar verdi ve Edirne’ye gitti. Padişah, Macar zanaatkârı memnuniyetle kabul ederek ona giyecek ve yiyecek sundu, özenle sorguladı. Ona büyük bir şehrin surlarını dağıtmaya yetecek büyüklükte gülle atabilecek bir top döküp dökemeyeceğini sordu. Urban’ın cevabı onun duymak isteyeceği türdendi: “Dilediğiniz gülleyi atabilecek bir top dökebilirim. Bahsettiğiniz şehrin neresi olduğunu tahmin edebiliyorum. Oranın surlarını ayrıntılarıyla inceledim. Topumun atacağı gülleler değil o surları, Babil’in duvarlarını bile darmadağın edebilir. O silahı yapmak için gerekli iş gücünü de sağlayabilirim ancak o kadar ağır bir topun nasıl taşınacağını bilmem.” Bu açıksözlü adam Padişah’ın beğenisini kazandı, ona istediği maaşı bağlayacağını, topu imal etmeye başlamasını söyledi. Birkaç hafta sonra “Şahi” adında, 8,5 metre uzunluğunda, iç çapı 75 santimetre, çevresi 2,5 metre olan dev bir top üretildi. Deneme atışı yapılacağı zaman tellaklar ellerinde davullarıyla, Edirne sokaklarında gezerek, “Yarın büyük bir top denenecektir. Kimse korkmasın! Savaş oluyor sanmasın! Yere şimşek düştü diye korkmasın! Duyanlar duymayanlara duyursun!” diye bağırıyorlardı. Talim atışları sırasında çıkan ses, 15 km. uzaktan duyuldu. Bundan başka uzunluğu 4,5 metreye varan başka toplar da yapıldı.

II. Mehmed’in planını gerçekleştirebilmek için hem topçuya hem de sayısal üstünlüğe ihtiyacı vardı. Bu nedenle geleneksel silah başına çağrısını yaptı. Tımarlı sipahiler, yeniçeriler, azaplar ve akıncılar dışında, antlaşmalar gereği kendisine kuvvet göndermesi zorunlu ülkelerden de askerler çağrıldı. Ayrıca donanmanın elden geçirilmesini ve güçlendirilmesini istemişti. Gelibolu Tersanesi’nde gemiler inşa edilmeye başlandı. Aynı zamanda eskiyen, arızalanan ve zamanaşımı yüzünden tamire muhtaç olan gemiler de tamir edildi. Yeni inşa edilen gemilerin küçük bir kısmını oluşturan “Çektirme” tipi gemiler zırhlı ve büyüktü. Diğer kısmıysa otuz ve elli çift kürekle çekilen, manevra kabiliyeti yüksek, süratli ve hafif kadırgalardı. Kısa bir zamanda 147 savaş gemisinden oluşmuş Osmanlı donanması denize açıldı. Donanma 12 çektirme, 80 çift kürekli kadırga, 55 küçük yelkenli gemiden oluşuyordu. Kaptan-ı deryalığa Gelibolu Sancakbeyi Baltaoğlu Süleyman Paşa getirildi.

1453 Martının sonunda II. Mehmed, 120.000 kişilik ordusunun başında Edirne’den ayrıldı. Ordunun yanında askerlerin dışında ulema ve şeyhler de yürüyerek sürekli dua ediyorlardı. Osmanlı ordusu o zamanlar dünyanın en güçlü kara ordusuydu. Piyade ve süvari birliklerinden oluşuyordu. Ordunun çekirdeğini, en gözde piyade askerler olan “yeniçeriler” oluşturuyordu. Başlıca silahları kılıç, ok-yay, misket tüfeği ve humbaraydı. Yeniçeri Ocağı ilk kurulduğu zaman, 100’er kişilik 10 ortadan (yeniçeri birliği) oluşan 1.000 kişilik bir birlikti. Zamanla ortalar arttıkça bunlara birer numara ve isim de verilmişti. Cemaat ortaları, ülke sınırlarının önemli kritik noktalarında, şehirlerinde ve kalelerinde muhafızlık yapardı. Solak ortaları, yeniçeriler arasındaki beş ortadan kurulmuş olup, padişahın yakın korumalığını yapardı. Zemberekçi ortaları, ateşli silahların çıkışına kadar savaştaki okçu birliklerini oluşturmuşlardı. Haseki ortaları, padişahın av hizmetkârlarıydı. Zağara ortaları, padişahın av köpeklerini yetiştirirdi. Eşya develerle taşındığından bu ismi alan deveci ortaları, sefere giden yeniçeri birliğinin ağırlıklarını taşımaktan sorumluydu. Turnacı ortalarıysa, padişahın avcı kuşlarını yetiştirirdi. Her ortanın sancağı farklıydı. Birinci Orta’nın amblemi deve, Onuncu’nun atmaca, On yedinci’nin aslan, Kırk üçüncü’nün fildi. Elli altıncı Orta’nınki pupa yelken bir tekne, Elli dördüncü’nün ok ve yay, kırk dördüncü’nün de gül motifi vardı. Yeniçeriler, her üç ayda bir ulufe (maaş) alırdı. Evlenmeleri yasaktı. Savaşlardan sağ kalmayı başarabilenler 45 yaşında emekli olurdu. Emekli olanlar isterlerse kışlada yaşamaya devam edebilirdi. Böylece devlet sosyal bir sorumluluk yaparak, emekli olan askerine kalacak yer sağlamış oluyordu.

Her bölge orduya belirli miktarda genç vermekle yükümlüydü. Bu gençler, ordudaki ikinci piyade sınıfı olan “azap” birliklerini oluştururlardı. Savaştaki görevlerinin yanı sıra, sınır boylarındaki kalelerin korumasında görev alırlardı. Azap birliklerinin bir kısmı donanmada görev alır, ayrıca cephane taşıyan deve katarlarının güvenliğini üstlenirdi. Aralarından topçu birliklerine seçilenler de olurdu. Bir diğer piyade sınıfı “yaya” adı verilen Anadolu askerleri, çoğunlukla küçük arazi sahipleriydi. Askerlik hizmeti karşılığında vergiden muaf tutulurlardı. Silahları basitti. Ayrıca eyaletlerden gelen “Başıbozuklar” da sefer zamanı orduya katılırdı. Başıbozuklar, gözünü budaktan sakınmayan, adeta ölümüne savaşan, çoğunlukla Balkanlardan gelen, İslamiyeti yeni kabul etmiş fanatik dönmelerdi. Savaşmak için duydukları istek,sadece savaşıyor olmanın verdiği heyecan ve coşkuya yönelikti.

Topçu sınıfının başta gelen silahı kuşatma toplarıydı. Topçular üç ağanın komutası altındaydı ve sayıları 2.000’e yakındı. Topların dökümü, onarımı ve kullanımı topçulara aitti. Hepsi acemi oğlanları arasından seçilirdi. Silah üretimi ve onarımıyla uğraşan Cebecilerin sayısı da topçu sayısına yakındı. Lağımcıların görevi, kale duvarları altından tüneller açarak buraları havaya uçurmaktı. Humbaracılar ise bir tür havan topu olan humbara yapımından, bunların naklinden ve ateşlenmesinden sorumluydu. Havan güllesi ve barut yapanlar olarak iki bölüğe ayrılmışlardı. Humbaracıların bir kısmı kalelerde, esas birliklerse topçu ocağında görevliydi.

Osmanlı ordusunun atlı kuvvetlerini oluşturan süvari sınıfı da kendi içinde çeşitli birliklere ayrılmıştı. Süvari kuvvetinin temel çekirdeğini “sipahiler” oluşturuyordu. Başlıca silahları kılıç, gürz, ok-yay ve mızraktı. Ateşli silah kullanmazlardı, çünkü düşmanı ateşli silahlarla öldürmeyi kalleşlik sayarlardı. Sipahilere, sefer zamanı orduya verdikleri hizmet karşılığında yaşamları boyunca üç sınıf arazi tahsis edilirdi. Aralarında en küçük olanı tımardı. Buna karşılık kendisinden tam teçhizatlı bir süvariyle bir de seyis getirmesi istenirdi. Sipahiler savaşta başarı göstermiş askerlerden başka içoğlanları arasından da seçilebilirdi. Tımar arazisinin babadan oğula geçmesi yasaktı. Ancak zamanla babadan oğla geçmeye başlamıştır. Tımarın en az beş katı gelir sağlayan topraklara zeamet denirdi. Zeamet sahibi sipahiler, sefer zamanı orduya daha çok süvari vermekle yükümlüydü. Has adı verilen topraklar ise geliri 100.000 akçenin üstündeki arazilerdi ve tam teçhizatlı 25 süvari sağlaması beklenirdi. Haslar, tahsis edilen kişinin ölümü üzerine tüm mal ve mülküyle yeniden devlete intikal ederdi.

Diğer bir süvari sınıfı olan “akıncılar”, ordudaki hafif süvarilerdi. Balkanlardan ve sınır boylarındaki aşiretlerden askere alınırlardı. Görevleri baskın ve yağma yoluyla düşmanı şaşırtarak, esas saldırının nereden geleceği konusunda yanıltmaktı. Ayrıca Türk aşiretlerden gelen, adlarına “müsellem” denen savaşçı yörükler vardı. Küçük gruplar halinde savaşa katılır, karşılığında vergiden muaf olurlardı. Bunların dışında “gureba” denilen, İran, Arap ve Kürt kökenli süvarilerden oluşan birlikler ile antlaşmalarla diğer ülkelerden gelen süvari birlikleri de mevcuttu.

Süvari ordusunun gözbebeği “kapıkulu süvarileri” birliğiydi. Üstün nitelikli sipahiler, yeniçeriler ve içoğlanları arasından seçilen, ulufeye bağlı ücretli askerlerdi. Savaşlarda göz alıcı üniformalarıyla padişahın sağında ve solunda yer alırlardı. Kapıkulu süvarisinin sağ kanadı, mızraklarının ucunda üç köşeli kırmızı flamalar taşırdı. Bunlar barış zamanında, Hazine’yi korur, sancaklardan gönderilen vergilere, İstanbul’a getirilirken yol boyunca muhafızlık ederlerdi. Sol kanattaki süvariler sarı flamalar taşıyordu. Bunlar da seferde padişahın çadırı önünde istiflenen hazine sandıklarının korunması ve ödüllerin padişah namına dağıtılması işleriyle yükümlüydü.

1 Nisan’da Osmanlı öncü birlikleri surların önünde belirdi. Konstantin, onları karşılamak için bir çıkış harekatı yaptı ve yaşanan çarpışmada akıncıların bazıları şehit oldu. Ancak gün ilerledikçe ufukta daha fazla Osmanlı birliği görülmeye başladı. Konstantin adamlarını şehre çekmeye karar verdi. Aynı gün şehrin bütün kapıları kapatıldı.

2 Nisan’da, ana kuvvetler gelip şehrin 8 km. açığında durdu. Bir bütün oluşturacak parçalar halinde düzenlenmişlerdi ve her alayın yeri belliydi. Ordu sonraki birkaç gün içinde, aşamalı bir dizi etapla yerleşti. İstihkâmcılar toplara temiz atış alanı açmak için surların dışında kalan meyve bahçelerini ve bağları kesmeye başladı. Kara surları boyunca bir hendek kazıldı ve bundan 250 metre uzağa topları korumak için siperler yapıldı. II. Mehmed, ordusunun ana bölümünü bu koruyucu katmanların gerisine, kara surlarının 400 metre kadar uzağındaki nihai konumuna getirdi. Padişahın beyaz başlıklı yeniçeri okçularının ve arbaletçilerin (ok fırlatan tüfek şeklindeki aleti kullanan birlikler) ortasında yer aldı. Bu hattın sağına ve soluna kızıl başlıklı azaplar yerleştirildi. En arkada sipahiler yer alıyordu. İshak Paşa ve yardımcısı Mahmud Paşa, Anadolu birliklerinin başında olarak sağ taraftaydı. Sol tarafta Rumeli ordusuyla, diğer ülkelerden gelen birlikler vardı. Bunların başında Karaca Paşa bulunuyordu. Zağanos Paşa ise oldukça büyük bir kuvvetle, Haliç’in ucundaki bataklık arazide yol yapmak ve Boğaz’a inen tepeleri tutup, Galata’daki Ceneviz yerleşmesinin hareketlerini gözlemlemekle görevlendirilmişti. Büyük topların gelmesi uzun zaman alıyordu. Osmanlılar bir süre topların gelmesini beklediler, bütün toplar mevzilerine yerleştirildikten sonra son hazırlıklarını tamamladılar.

Konstantin’in emrinde 20.000’den fazla Bizans askeri vardı. Bunların yanında 5.000 kadar Venedikli ve Cenevizli asker ile sayıları 2.000’i bulan yabancı askerler de vardı. Halktan da gönüllüler toplanmıştı. Bizans İmparatorluğu’nun, İstanbul’u savunmak için surlara yerleştirebildiği toplam asker sayısı 30.000’i geçiyordu. İstanbul M.Ö. 340’da Makedonya Kralı Phillip, M.Ö. 194’de Roma İmparatoru Septimius Severus, 616’da İran Hükümdarı Keyhüsrev, 626’da İranlılar ve Avar Türkleri, 672’de Emevi Halifesi Muaviye, 712’de Emevi Halifesi I. Yezid, 722’de Emevi Halifesi I. Yezid, 782’de Abbasiler, 854’de Abbasi Halifesi Mütevekkil, 864’de Rus aşiretleri, 869’de Abbasiler, 936’da Rus aşiretleri, 959’da Macarlar, 970’de Abbasiler, 1302’de Venedikliler, 1348’de Cenevizliler, 1401’de Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid, 1412’de Osmanlı Şehzadesi Musa Çelebi, 1422’de Osmanlı Padişahı II. Murad ve 1437’de Cenevizliler tarafından kuşatılmış, ancak bütün bu saldırılara karşı dayanmıştı.

12 Nisan’da, Osmanlıların 69 topundan yapılan atışlarla savaş başladı. Büyük top, doldurulmasının aldığı zaman bakımından, günde sadece 6 atış yapabiliyordu. Bu toptan atılıp surların üstünden geçen gülleler, İstanbul’un içlerine doğru 1,5 km. kadar yol alabiliyor ve evleri harap ediyordu. Bombardımanın savunmacılar üstünde yaptığı psikolojik etki başlangıçta fiziksel sonuçlarından daha yıpratıcı oldu. Devasa topların gürültüsü ve titreşimi, çıkarttıkları toz bulutları, taşın taş üstünde yaptığı etki, deneyimli savunmacıları bile dehşete düşürüyordu. Savunmacılar ilk şaşkınlıktan sonra, taş güllelerin çarptığı yere uyguladığı şoku hafifletmek için çeşitli yöntemlere başvurdu. Surların dış yüzüne kireç ve tuğla tozundan oluşan bir katman döküldü; başka yerlerde ahşap kirişlere bağlanmış yün balyaları, deri tabakaları ve kumaşlar indirildi. Bombardıman gece boyunca devam etti.

Ertesi gün Padişah, Urban’ı yanına çağırarak top atışlarının neden başarılı olamadığını sordu. Bunun üzerine Urban, atışların hep aynı noktalara yapıldığını fakat surların kalınlığı nedeniyle başarısız olduğunu söyleyerek, “Topçular ikinci atışı aynı yüksekliğe ama ilkinden 9-10 metre açığa yapsın, ardından üçüncü atış ikisinin ortasının birkaç metre aşağısına doğru yapılsın, böylece bir üçgen oluşturularak son atış bu üçgenin tam ortasına nişanlansın,” dedi. Nişan almaktaki zorluklara ve düşük atış yoğunluğuna rağmen bombardıman 18 Nisan’a kadar aralıksız sürdü. En ağır ateş, Lykos Vadisi’yle (günümüzde Bayrampaşa) Ayos Romanos Kapısı’na yönlendirilmişti. Şehre günde 100’den fazla atış yapılıyordu. Bir hafta içinde dış surların bir bölümü ufalanıp çökmeye başlamıştı. Ancak savunmacılar ilk birkaç günden sonra, atışların yarattığı şoka alışmaya ve süratle hasar gören surları takviye etmeye başladılar. Takviyeler sonucunda, güllelerin etkisi zamanla azalmaya başladı.

Tüm bunlar olurken, hendeği ele geçirmeye yönelik sert mücadele de sürüyordu. Azaplar, gün boyunca buldukları her türlü malzemeyi, keresteyi ve molozu hendeğe atıyordu. Savunmacılar bunlara oklarıyla, tüfek ateşleriyle ve en önemlisi Rum ateşiyle karşılık veriyorlardı. Gece olduğunda savunmacılar hendeği tekrar orijinal derinliğine indirmek için çıkış taarruzları düzenliyor ve azaplara kayıplar verdirtiyordu. Yakın mesafeden girişilen bu saldırılarda, daha iyi zırhlanmış olan savunmacılar avantajlıydı ama Osmanlıların yoğun ateş karşısında gösterdikleri cesaret Bizanslılar ve İtalyanları bile etkilemişti. Surlardan yapılan atışların neden olduğu kırım korkunçtu. Özellikle burçlardan ateş eden tüfekler, ceviz iriliğinde 10 tane bilye atabiliyordu. Yakın mesafeden atıldığında bu mermilerin etkisi dehşet vericiydi.

18 Nisan’da II. Mehmed surların gördüğü hasarın ve yıpratma çarpışmalarının, toplu bir taarruza kalkmak için yeterli olduğunu düşündü. Güneş battıktan iki saat sonra vurucu birliklerinin büyük bir çoğunluğuna ilerleme emri verdi. Azaplar ve yeniçerilerin bir kısmı, Mehter Takımı’nın vurduğu taarruz marşıyla harekete geçti. Padişah güçlerini Lykos Vadisi’ndeki dış surların bir bölümünün çöktüğü noktaya yöneltmişti. Osmanlılar, yoğun bir top, tüfek ve okçu ateşinin koruması altında hendeği geçtiler. Yeniçeriler, merdivenler ve koçbaşlarıyla surlara ulaştı. Dış surdaki gediğin darlığı, o noktaya üşüşen askerleri yavaşlatıyordu. Bu noktada avantaj, iyi zırhlanmış savunmacılardan yanaydı. Yeniçerilerin ve azapların üstüne doğru yoğun bir ateş başladı. Taarruza kalkanların hızı yavaş yavaş azaldı ve dört saat sonunda kendilerini surların önünde tükettiler. Mevzilere aniden bir sessizlik çökmüştü, bunu sadece hendeğin içinde can vermekte olanların inlemeleri bozuyordu. Osmanlılar kamplarına geri çekildiler. Konstantin, Osmanlıların şehitlerini toplamalarına izin verdi ama surların önündeki koçbaşlarını yaktırdı.

18 Nisan’da karadan yapılan taarruzla eş zamanlı olarak, denizden de Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki Osmanlı donanması Haliç’i kapatan zincire bir hamle yapıyordu. Osmanlı gemileri Haliç’ten içeri girebilirse, Konstantin kara surlarındaki savunmacıların bir kısmını kıyı şeridine göndermek zorunda kalacaktı. Bizans donanmasına komuta eden Lukas Notaras, gemilere daha önceden asker ve mühimmat yerleştirmişti. Çiftedirek’ten harekete geçen Osmanlı filosu burnu döndü ve zincire doğru hızla ilerledi. Ok menziline girince yavaşladılar. Her iki taraf da birbirine bir ok salvosu yaptı. İlk yaylım ateşinden sonra filo tekrar harekete geçip demirli gemilere yaklaşmak için ilerledi. Borda bordaya gelince Osmanlılar yakın dövüş için atılmaya hazırdılar. Ancak Bizans kadırgalarının güverteleri, Osmanlılarınkinden yaklaşık 2 kat yükseklikteydi. Ciritler, mızraklar ve oklar savunmacıların üzerine yağıyordu ama savunmacılar yüksekte olduklarından, bu atışların pek fazla etkisi olmuyordu. Bizanslılar ise yukardan, Osmanlıların üzerine her şeyi rahatça atabiliyordu. Haliç’in ağzını kapatan zincir için verilen mücadele şiddetliydi ama Bizanslılar sonunda duruma hakim oldu. Küçük düşürücü bir yenilgiye uğramaktan korkan Baltaoğlu, gemilerini geri çekerek Çiftedirek’e döndü. Deniz savaşının ilk raundunu savunmacılar almıştı.

19 Nisan sabahına gelindiğinde, II. Mehmed’in güçleri hem karada hem denizde püskürtülmüş, savunmacıların morali yükselmişti. Kuşatmanın uzaması, Avrupa’dan yardım gelmesi olasılığı nedeniyle, Padişah’ın sabrını günden güne taşırıyordu. 20 Nisan’da Papalığa bağlı 4 kadırga, içlerinde yiyecek, silah ve askerle yüklü olarak Haliç önlerinde görüldü. II. Mehmed hemen bu kadırgalara taarruz edilmesi emrini verdi. Osmanlı filosu yola çıkarak bu gemileri karşıladı. Papalık gemileri, rüzgârı arkalarına almış bir şekilde hızla ilerliyorlardı. Osmanlı filosu bir hat şeklinde dizilerek düşman gemilerini durdurmaya çalıştı fakat yüksek bordalı gemiler hiç dağılmadan ve önündeki Osmanlı kadırgalarını yararak Akropol Burnu’na yaklaştılar. Çarpışma kendisine doğru yaklaşınca, II. Mehmed atı üstünde kıyıya yaklaşıp heyecanla emirler vermeye, yiğitçe savaşan askerlerine cesaretlendirici sözler söylemeye başladı. Sonra birden beklenmedik bir şey oldu ve rüzgâr şiddetle Papalık kadırgalarının arkasından esmeye başladı. Padişah, duyduğu öfkeyle komutanlarına ve esen rüzgâra lanetler yağdırıyordu. Karşısındaki küçük düşürücü manzaranın verdiği öfkeyle, filonun Çiftedirek’e çekilmesi emrini verdi. Bir süre olduğu yerde kaldı, sonra hiçbir şey söylemeden sessizce oradan ayrıldı.

21 Nisan sabahı II. Mehmed, 10.000 akıncıyla birlikte, çadırından çıkıp donanmanın demirli olduğu Çiftedirek’e gitti. Baltaoğlu denizdeki yenilgilerin hesabını vermek üzere kıyıya çağırıldı. Rütbeleri söküldü, malvarlığına el konulup yeniçeriler arasında pay edildi. Yerine Hamza Paşa atandı. Bu sırada Konstantin bir barış teklifinde bulundu. Bizans elçileri gelmeden önce Vezir-i Âzam Çandarlı Halil Paşa, kuşatmadan kabul edilebilir koşullarla çekilmeyi önerdi. Bunun için İmparatordan, kuşatmanın kaldırılması için 70.000 duka gibi büyük bir verginin istenmesini öneriyordu. Savaş yanlıları bu yaklaşıma şiddetle karşı çıktı. Zağanos Paşa kuşatmaya devam edilmesini öneriyordu. Sonuçta elçiler geri gönderildi ve kuşatmaya devam kararı alındı.

Aynı gün başlayan top ateşi akşama kadar devam etti. Osmanlı ateşi, Lykos Vadisi’ndeki Ayos Romanos Kapısı yakınındaki duvara yoğunlaşmıştı. Büyük kulelerden biri olan Baktatinian, bitmek bilmeyen top ateşi altında çöktü ve onunla birlikte dış surların bir bölümü de yıkıldı. Ancak o sırada Padişah, sefere devam edilip edilmemesini görüşüyordu. Giustiniani ve adamları, karanlığın korumasına sığınarak hasar gören surları onardılar. Yanındakiler Padişah’a savaşın bundan sonraki stratejisini sordular. II. Mehmed onlara şu cevabı verdi: “Sakalımın bir teli gizlerimi öğrense, onu koparıp ateşe atardım.” Gördüğü kadarıyla sorun, Haliç’in ağzını kapatan zincirdeydi. Bir şekilde donanmayı Haliç’e sokması gerekiyordu. Fikrin aklına nereden geldiğini kimse tam olarak bilmez ama 22 Nisan’da donanmasını karadan geçirerek savunma hattının ötesinde bir noktada Haliç’e indirmeye karar verdi. Bir ray hattı yapmayı sağlayacak keresteyi, gemileri kaldıracak beşik sistemini, hattın kayganlaşmasını sağlayacak yağla dolu fıçıları, insan ve hayvan gücünü bir araya getirdi. İlk gemi tepenin üstüne vardığında, Soğuksu’ya (günümüzde Kasımpaşa) doğru ağır ağır inmeye başladı. Ardındaki gemiler de öğlen saatlerinden önce, mürettebatı sürpriz bir saldırıyı karşılamaya hazır şekilde, Haliç’in durgun sularına inmişti. Onu diğer gemiler izledi. Bunlar “Futsa”, yani kürekçi sıralarının sayısı on beşten yirmiye kadar çıkan 20 metre uzunluğundaki küçük ama hızlı gemilerdi. Daha büyük kadırgalar Çiftedirek limanında kalmışlardı. Zekice tasarlanan operasyon, bütünüyle bir stratejik ve psikolojik başarıydı. Haliç boyunca uzanan Osmanlı gemilerinin haberi şehirde yayılmaya başladığında herkesin içini bir korku kapladı. Konstantin, kara surlarından bir kısım askeri çekerek bu bölgeye konuşlandırmak zorunda kaldı. Böylece moral faktörü Bizanslılardan, kara ve deniz taarruzları başarısızlıkla sonuçlanan Osmanlılara geçmiş oluyordu.

24 Nisan’da Giacomo Coco, sağlam ve yüksek bordalı iki gemi seçerek, Osmanlıların Haliç’te bir arada duran gemilerini Rum ateşiyle yakmak için bir saldırı planladı. Saldırı gücü 28 Nisan’da, şafaktan iki saat önce Haliç’in kuzeyine düşen surların korumasına gizlenerek sessizce açıldı. Karanlık kıyının yaptığı kıvrımı dolaşıp, 1,5 km.’den daha az mesafedeki Soğuksu’ya doğru ilerledi. Ancak Osmanlılar artık denizde yenilgi yüzü görmek istemediklerinden sürekli uyanık haldelerdi. Yakın mesafeden karşılıklı top atışları başladı ve iki düşman kadırgası güllelerin yoğunluğu karşısında battılar. Böylece Osmanlılar bu kuşatmadaki ilk deniz zaferlerine kavuştu. Kıyıya yüzerek kurtulmak isteyen askerler tutsak düştüler. Konstantin, Haliç’teki manzaranın bütün şehri kötü etkilediğinin farkındaydı. Psikolojik üstünlüğü ele geçirmesi gerekiyordu. Kuşatmanın başlangıcından bu yana Bizanslıların ele geçirdiği 260 Osmanlı tutsağı vardı. Ertesi gün savunmacılar, bu tutsakları surların üzerine çıkarıp Osmanlıların görebilecekleri şekilde parçaladılar. Bunun üzerine II. Mehmed, bir gün önce Haliç’te ele geçirilen tutsakları, bir ceza ve ibret olarak tüm kentin görebileceği şekilde kazığa vurdurdu. Özellikle kuşatılan kentlerin moralini bozmak için yaygın şekilde kullanılan kazığa vurma yöntemi, aslında Osmanlıların Balkan Hıristiyanlarından öğrendiği bir şok taktiğiydi.

II. Mehmed, kara surlarında da cendereyi sıkılaştırıyordu. Nisan ayının sonunda, büyük toplardan bazılarını Ayos Romanos Kapısı’nın önüne getirtti. Toplar bütün gün ve gece boyunca patlamayı sürdürdü. Sonunda surun yukarıdan 10 metrelik bir bölümü yıkılmıştı. Giustiniani’nin adamları gece olunca suru toprak setle kapatmak için bir kez daha harekete geçti ama toplar ertesi sabah saldırıyı tazeledi. Gün ortasına doğru toplardan bazılarının barut hazneleri sıcak nedeniyle çatladı ve kullanılamaz hale geldiler. Hatta Urban da böyle bir patlamanın sonucunda öldü. II. Mehmed, savunmacılar surları onarmadan bir taarruz emri verdi. Osmanlı birlikleri, top ve tüfek ateşiyle şehit oldu. Surlara ulaşma çılgınlığıyla öndekilerden birçoğu, arkadan gelenlerin ayakları altında ezildi. Gün sonunda taarruz durduruldu ve herkes yeniden mevzilere geri döndü.

Padişah, her ne kadar ateşi Ayos Romanos Kapısı çevresine yoğunlaştırmışsa da kimi toplar Teodosius surlarının tek katmanlı duvarı ile saray yakınında aykırı birleşim yaptığı noktayı hedef alıyorlardı. 12 Mayıs’a gelinene kadar gülleler, dış duvarın bir bölümünü çökertmişti. Gece olduğunda II. Mehmed, o noktaya yoğun bir saldırı yapılmasına karar verdi. Gece yarısına doğru büyük bir güç, gediğe doğru harekete geçti. Savunmacılar gafil avlandı ve Anadolu kuvvetleri tarafından geriletildi. Osmanlılar surlara merdiven dayamayı başardı. Buradan tırmanan birliklerle savunmacılar arasında şiddetli çarpışmalar başladı. Bir kısım yeniçeriler, surlardan inerek şehre girmeye başladılar. Tam bu sırada Konstantin ve muhafızları geldi. Giustiniani’nin de yardımıyla, sokaklarda bir savunma hattı kurarak direnmeye başladılar. Savunmacıların sayıları saldıranlardan fazlaydı. Şehrin dar sokaklarında oluşan bir labirentte yeniçeriler kıstırıldı ve güçleri ikiye bölündü. Sıkışan Osmanlılar şiddetli karşı taarruzlara kalkıyor, İmparator’a ulaşmaya çalışıyorlardı. Yara almayan ve dövüşün temposuna ayak uyduran Konstantin, yeniçerilerin bir bölümünü surdaki gediğe kadar geri sürdü. Kaçamayan Osmanlı askerleri, karanlık sokaklarda kılıçtan geçirildi. Ertesi sabah Bizanslılar, onların cesetlerini surların üstüne taşıdı ve yoldaşlarının alması için hendeğe attı. Şehir dayanmıştı ama her saldırı var olma olasılıklarını azaltıyordu. Bu II. Mehmed’in saray yönündeki surlara kalktığı son büyük taarruz oldu, ancak sonuçsuz kalmasına rağmen artık başarının avucunun içinde olduğuna inanıyordu.

21 Mayıs’ta, zincire karşı bir kez daha taarruz edilmesini emretti. Bu sefer bütün filo bu saldırıya katılacaktı. Hızla kürek çekerek ve düşmanı korkutmak için mehter marşları da çalarak zincire doğru yaklaştılar. Uzaktan yapılan ok ve top ateşleriyle iki taraf birbirlerini yıprattıktan sonra, bir sonuç alınamayacağından emin olan Osmanlılar tekrar Çiftedirek limanına geri döndüler. Bu, denizden yapılan son girişimdi.

Her iki tarafın kuvvetleri günden güne eriyordu, fakat Bizanslılar sayıca iyice azalmışlardı. II. Mehmed, ordusunun ve donanmasının kaynaklarını, Ortaçağ kuşatma savaşının üç anahtarı konumundaki, abluka, bombardıman ve saldırı aşamalarına alabildiğince seferber etmişti. Geriye henüz başvurulmadık tek bir strateji kalıyordu, o da lağımcılık yani tünel kazılmasıydı. Madenciler, 250 metre uzaklıktaki surların altına doğru kazı yapmaya başladı. Savunmacılar geceleyin, mevzilerinin altından kazma tıkırtıları ve boğuk sesler geldiğini duydular. Tünelin surların altından geçtiği ve şehrin içindeki bilinmeyen bir noktaya yöneldiği anlaşıldı. O sıralarda bu işin uzmanı olan İskoç asıllı John Grant adlı bir asker de Bizanslılarla birlikte savaşıyordu. Hemen bir toplantı yaptılar ve bu duruma karşı alınması gereken önlemleri belirlediler. Osmanlı lağımcılarının konumu belirlendi. Hızla ve gizlice karşı bir tünel açıldı ve karanlıkta Osmanlı tüneline girip destekleri ateşe verdiler. Tünel, kazıcılarının üstüne yıkıldı. Bu tünel savaşı birkaç gün daha devam etti. Osmanlılar en sonunda bu işten vazgeçtiler.

24 Mayıs akşamı, şehrin üstünde bir ay tutulması gerçekleşti. Ay, şehrin ruhunda özel ve ayrılmaz bir yer tutuyordu. Ayasofya’nın bakır kubbesi üstünde, Haliç’in ve Boğaz’ın sakin sularına ışıltılar salarak yükselişi eski zamanlardan beri Bizans’ın simgesi olmuştu. Bu olay şehir halkı tarafından sonlarının geldiği yorumlarına yol açtı. Yedi haftalık savaştan sonra iki tarafın üstüne de muazzam bir bezginlik çökmüştü. II. Mehmed açısından bir kriz yaşanıyordu. Şehri almakta başarısız olursa, bu şanı için ölümcül bir darbe olabilirdi. Ordusunun sabrı tükeniyordu. Adamlarının güvenini yeniden toparlaması ve kararlı davranması şarttı. Ay tutulmasının olduğu gece, sönmeye yüz tutmuş moralleri desteklemek için şansla gelmiş bir fırsattı. Kuşatmaya katılan mollaların ve dervişlerin dinsel gayreti, tutulmanın iyiye işaret olduğu yorumunun kampta hızla yayılmasını sağladı. Padişah, Konstantin’e ilk defa elçisini yolladı. Elçi, İmparator’a şu mesajı getirmişti: “Ya her şeyinizi beraberinizde alıp götürerek şehri terk edin ya da yıllık 100.000 bezant gibi çok büyük bir vergi ödeyin.” İmparator teklifi reddetti. Elçi buna, geriye kalan seçeneklerin şehri kılıç zoru karşısında teslim ederek o zamanın savaş hukukuna göre askerlerinin 3 gün 3 gece yağma yapması ya da İslamiyet’i kabul etmek olduğunu söyleyerek cevap verdi. Konstantin, bunları da reddetti.

II. Mehmed 26 Mayıs’ta, meseleyi öyle ya da böyle çözmek, başka bir deyişle kuşatmayı kaldırmak ya da topyekûn bir saldırıya geçmek üzere savaş konseyini topladı. Vezir-i Âzam Çandarlı Halil Paşa söz alarak kuşatmanın kaldırılmasını aksi halde Avrupa’nın birleşeceğini ve Osmanlıların zor durumda kalabileceğini söyledi. Zağanos Paşa ise güçler arasındaki devasa farkları, savunmacıların takatinin günden güne aşındığını, tamamen tükenmenin eşiğine geldiğini vurgulayarak bir kez daha savaştan yana tavır koydu. Sonunda topyekûn bir taarruz emri verildi.

27 Mayıs sabahı, toplar tekrar bombardımana başladılar. Büyük toplar, topyekûn bir saldırının geçeceği ardışık gedikler oluşturma ve bunların onarımını engelleme amacını güderek, gün boyunca surların merkez kesimini dövdüler. Duvarlar birçok yerde dağıldı ve hasara uğradı. Padişah gün içinde tüm devlet büyüklerini, komutanları, yeniçerileri ve donanma kaptanlarını otağının dışında toplayıp onlara hitap etti. Alınmak üzere onları bekleyen inanılmaz zenginliği dile getirdi. Ardından sıra savaş taktiklerine geldi. Sayılarının üstünlüğünden doğan avantajı kullanmanın zamanı gelmişti. Birlikler görevi diğerinden teslim alarak taarruza geçecekti. Taze birlikler, yıpranmış savunmacılar çökene dek birbiri ardından dalgalar halinde surlara hücum edecek, şehre her noktadan eşgüdüm halinde saldırılacak, böylece savunmacıların destek güçlerini belli başlı baskı noktalarına kaydırması olanaksız hale gelecekti.

28 Mayıs’ta surların harabeye dönmüş kısımları topçu ateşiyle dövülmeye başlandı. Piyade ve süvari birliklerinin komutanları son emirleri almak için çağırıldı ve daha büyük birimler oluşturacak şekilde yeniden derlenerek talimatlar kampa yayıldı. Ertesi gün taarruza geçilecekti. Öğleden sonra II. Mehmed at sırtında, bu kez ordunun tamamını denetleyerek, askerleri cesaretlendirerek, subaylara birer birer adlarıyla hitap ederek, onlara savaş heyecanını vererek bir kıyıdan ötekine geçti. Hazırlıklardan tatmin olarak otağına döndü. Yedi haftalık kuşatma sonunda savunmacıların sayısı 5.000’e kadar düşmüştü. Akşam olduğunda Osmanlılar, çadırlarının önünde ateşler yakarak topluca namaz kıldılar.

29 Mayıs gece 01:30’da, Mehter Takımı’nın hücum marşlarıyla, her yönden yoğun bir top ateşi başladı. Atışlar ağırlıklı olarak kuşatmanın başından itibaren belli bölgelere kaydırılmıştı. Bunlar; kuzeyde Blakhernai Sarayı ile Harrissos Kapısı arasına, merkezde Lykos Vadisi çevresine ve güneyde de üçüncü askeri kapıya yönelmişti. Dış surlarda birbirine yakın dokuz gedik açılmıştı. Bunların bazıları 10 metreyi buluyordu. Top atışlarının hafiflemesiyle birlikte, Osmanlı askerleri yürüyüşe geçti. Menzile girince, okçular yaylarını boşaltarak, sapancılar taş fırlatarak, arkebüzcüler (bir çeşit tüfek) kurşun atarak, surlara doğru bir yaylım ateşi açtılar. Savunmacılar iyi hazırlanmıştı. Azaplar surlara tırmanmaya çalıştıkça, Bizanslılar onların merdivenlerini geri itiyor, setin dibinde kalanlara kızgın yağ ve Rum ateşi döküyorlardı. İki taraf da naralar atıyor, birbirlerine lanet yağdırıyor ve küfürler ediyordu. Arkadan gelenler kararsızlıkla yavaşladı ve döndü. II. Mehmed, azapları limitlerine kadar kullanmakta kararlıydı. Geri hatlara, yaptırımcı olarak ağır sopalar ve kırbaçlarla donanmış çavuşlar yerleştirdi. Geri çekilmeye çalışan olursa bu sopaların altında can verecekti. Bu ortamda azaplar defalarca taarruz ettiler. Sabahın ilk ışıkları surları aydınlatmaya başladığında büyük çoğunluğu cansız yatıyordu. Ancak Padişah’ın planı başarılı olmuştu. Savunmacılar hiç durmadan saatlerce savaştıklarından enerjileri tükenmeye başlamıştı.

Şafak söktükten sonra, büyük toplardan biri Ayos Romanos Kapısı yakınındaki barikata doğrudan isabet sağlayıp bir gedik açtı. Anadolu askerlerinden 300 kadarı, savunmacılar toparlanamadan gedikten içeri daldı. Osmanlılar, bu kesimdeki surların arasındaki bölüme ilk kez giriyorlardı. İçeriye kaos hakim oldu. Savunmacılar telaşla tekrar gruplaştı ve Osmanlılarla iki sur arasındaki dar alanda karşılaştı. Oluşan gedik daha büyük bir insan dalgasının geçmesine izin verecek kadar geniş değildi. Hücum edenler kısa zamanda kendilerini sarılmış ve köşeye sıkıştırılmış halde buldu. Bizanslılar onları sistematik bir şekilde kılıçtan geçirdi. Osmanlılar bir kez daha geri çekildiler. Azaplar da bu şekilde açılan birkaç gedikten içeriye daldılar ancak sonuç hep savunmacıların lehine oluyordu.

Azapların ve Anadolu birliklerinin, dört saatlik şiddetli çarpışmanın sonunda başarıya ulaşamaması, II. Mehmed’i öfkelendirdi. Ayrıca endişelenmeye başlamıştı, çünkü son günlerde orduda geri çekilmeye dair söylentiler dolaşıyordu. Her an olası bir isyanla karşı karşıya kalma tehlikesi vardı. Elinde taze kuvvet olarak, o güne kadar kuşatmaya hiç sürmediği 5.000 kişilik bir yeniçeri birliği kalmıştı. Bunlar, diğerlerinden çok daha deneyimli askerlerdi. Padişah onları savunmacılar toparlanma fırsatı bulamadan savaşa sürmeye karar verdi. Her şey bu manevraya bağlıydı; sonraki birkaç saat içinde direniş hattını kırmayı başaramazlarsa saldırının hızı kesilecek, tükenen askerler geri çekilecek ve kuşatma pratikte kalkmış olacaktı.

II. Mehmed, atını sürüp öne çıktı ve onları kahramanlıklarını kanıtlamaya çağırdı. Net emirler verdi. Sonra düzgün saflar halinde ilerleyen askerlerin başına bizzat geçip hendeğin kenarına kadar ilerledi. Bu sırada surlardan atılan şanslı bir ok II. Mehmed’in bacağına saplandı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi donuk bir ifadeyle oku bacağından çıkarıp attı ve askerlerine cesaret verici sözler söylemeye devam etti. Mehter Takımı’nın hücum marşını vurmasıyla bütün yeniçeriler saflar halinde surlara koşmaya başladılar. O sırada İstanbul’da bulunan Barbaro, “Çıkarttıkları muazzam sesle cesaretimizi alıp götürdüler ve şehrin içine korku saldılar,” diye kaydedecekti. Kilise çanları uyarı için bir kez daha çalmaya başladı.

Yorgun savunmacılar olanca güçleriyle karşı koydular. Giustiniani ve adamları, tüm soyluları ve önde gelen şövalyeleriyle Konstantin, ciritler, kargılar, mızraklar ve öteki silahlarla barikata yüklendiler. Yeniçerilerin ilk dalgası vurularak düştü ve çoğu şehit oldu ama başkaları tırmanıp onların yerini aldı. Hiçbir duraksama yoktu. Çarpışma bu şekilde bir saatten fazla sürdü. Sonra birden savaşın kaderini değiştirecek bir şey oldu. Blakhernai Sarayı yakınındaki mevzilerinde, Karaca Paşa’nın birlikleri Cambazhane Kapısı’nı kırmayı başararak içeriye girdi. 50 tanesi merdivenlerden surun üstüne çıkıp yukarıdaki askerlerle çarpışmaya başladı. Hemen bu kesime takviye yapan savunmacılar tarafından kapı kapatıldı ve yukarıdaki saldırganlar öldürüldüler. Ancak bu askerlerden bazıları ölmeden birkaç saniye önce, kulenin üzerindeki Bizans İmparatorluk sancağını indirip yerine Osmanlı sancaklarını asmışlardı. İşte bu anda savunmacılar bu bayrakları kulelerinde görünce, Osmanlıların şehre girdiğini sandı ve panik başladı.

Giustiniani, bacağından ve göğsünden aldığı darbelerle yaralanmıştı. Bu cesur adam kuşatmanın başından beri aralıksız savaşıyordu ve savunmanın maneviyatını yükselten bir simge haline gelmişti. Yaralı komutan Haliç’teki gemisine taşındı. Cenevizliler, komutanlarının arkasından savunmayı bırakarak gemilerine doğru hareket ettiler. Konstantin ve beraberindekiler, bu çekilme dalgasını durdurmaya çalıştılar ama başaramadılar. II. Mehmed, savunmanın zayıfladığını görerek askerlerini son bir hücuma daha zorladı. “Aslanlarım!” diye seslendi onlara, “Düşman dayanamayıp kaçıyor ve surlarda Bizanslılardan başka kimse kalmadı. Şehir artık elimizdedir!”

Padişah’ın en sevdiği subaylarından bir olan Cafer Bey komutasındaki bir grup yeniçeri, “Allah! Allah” diye bağırarak ileri atıldı. En önde, Osmanlı sancağını taşıyan dev gibi bir yeniçeri, Ulubatlı Hasan ile çevresindeki 30 kadar yoldaşı vardı. Hasan başını kalkanıyla örterek mevzilere ulaşmayı başardı, sendeleyen savunmacıları geriletti ve tepeye çıktı. Elinde sancakla, yeniçerilerin hızla oraya gelmesi için ilham oluşturarak kısa bir süre orada tutunmayı başardı. Bu görüntü Osmanlıların morali açısından tüyler ürperticiydi. Dev yeniçeri sonunda İslam’ın bayrağını Hıristiyanlığın en büyük şehrine dikmiş, ulus yaratacak kadar büyük bir efsanede yerini almıştı. Ancak fazla zaman geçmeden savunmacılar tekrar toparlandı ve kayalarla, oklarla, mızraklarla bir baraj ateşi açıldı. Otuz askerin bir bölümünü geriletip Hasan’ın etrafını sardılar. Sonunda onu dizlerinin üstüne çökertip parçaladılar. Ama yeniçeriler artık her taraftan geliyor, barikattaki gediklerden içeriye girip mevzilere ulaşıyordu. Bizanslılar karşı tarafın sayısal üstünlüğüyle gerilemeye başlamıştı. Cambazhane Kapısı civarındaki kulelere, Osmanlı sancakları dikilmeye başlandı ve bir bağırış koptu: “Şehir düştü!”

Bu boğucu ve panik yüklü savaşın bir köşesinde, çevresi en sağlam adamlarıyla çevrili olan Konstantin, son bir kez daha görüldü. Bir yeniçeri bölüğü, cesetlerin üstünden güçlükle tırmandı ve Beşinci Askeri Kapı’yı zorladı. Bazıları Harrissos Kapısı’na yönelip onu içeriden açtı. Bir kısmı da doğrudan Ayos Romanos Kapısı’na yöneldi. Osmanlı bayrakları teker teker kuleler üstünde dalgalanmaya başlamıştı. Sabahın erken saatlerinde azimli yeniçeri kolları Ayos Romanos Kapısı’ndan geçip, Ayasofya’yı hedefleyerek merkeze yöneldiler. Terk edilmiş meydanlardan, boş caddelerden geçerlerken, silahlarının şakırtısı şehrin sokakları arasında yankılanıyordu. Öküz Forumu ile Teodoius Forumu’nu geride bıraktılar. Şehrin merkezine uzanan ana cadde olan Messe’den aşağı inmeye başladılar. Bir kol da daha kuzeydeki Harrissos Kapısı’ndan girip, yağmalanmamış kalan Hagios Apostoloi Manastırı’nı geçti. II. Mehmed anlaşıldığı kadarıyla şehrin anıtlarının çoğuna, yağmalanmasınlar diye nöbetçi bırakmıştı.

Bu sırada halkın bir kısmı evlerinde saklanmış, bir kısmı şehrin anıtlarına sığınmış, bazıları limanda bekleyen gemilere koşmuşlardı. Kadırgalar tonoz çapalarıyla hareket ederek hâlâ Haliç’in ağzında gerili zincire yaklaşmaya başladı. İki adam ellerinde baltalarla suya atladı ve zinciri yüzer halde tutan ahşap dubalardan birini parçaladı. Osmanlı komutanları kıyıdan çaresizlikle karışık bir öfkeyle izlerken, gemiler oluşan dar gedikten birer birer Boğaz’a açılmaya başladı. Kuzeyden esen 12 deniz mili hızındaki rüzgârın da yardımıyla hızla ilerlediler. Yolcuların bir kısmını Bizanslı soylular ve devlet adamları oluşturuyordu. Halklarını kaderleriyle baş başa bırakıp gitmişlerdi.

II. Mehmed bulunduğu yerden şehre doğru büyülenmiş bir şekilde bakıyordu. İki defa tahttan indirilmişti. Üçüncü kez tahta çıktığında Bizanslılar çok sevinmişti. II. Murad zamanında barışçı politikalar izleyerek savunmada kalmışlardı ancak durum değişmişti. II. Mehmed’i tecrübesiz bir çocuk olarak görmüşlerdi. Nihayet Osmanlılardan birtakım toprakları geri alabileceklerdi. Hem Orhan ellerindeydi. Böylece İstanbul ile Osmanlı topraklarını ayıran sınırdan girip bölgedeki Türk köylerini yakıp yıkmışlardı. Sonra da istediklerini yaptırabilmek için elçiler yollamışlar, aksi halde Orhan’ı serbest bırakacakları tehdidinde bulunmuşlardı. Onlara göre Osmanlılar ya istediklerini yerine getirecek ya da saldıracaklardı. İstanbul’a kimler saldırmamıştı ki? Kuşatma uzadıkça yeniçerilerin homurtuları artmış, bir ara isyan çıkma olasılığı bile yakınlaşmıştı. İstanbul surlarında dalgalanan Türk sancaklarına bakan Mehmed, nihayet çocukluğundan beri istediği şeyi gerçekleştirmiş olduğunu hissetti. İstanbul’u fethetmişti. Gözleri buğulandı, sıktığı yumruklarını serbest bıraktı. Bundan sonra insanlar ona “Fatih” diyeceklerdi.

Padişah, savaş hukuku kurallarına uyarak şehrin askerleri tarafından 3 gün boyunca yağmalanmasına izin vermişti. Sabah saatleri boyunca şehrin dışında bekledi. Bu sırada yeniçeriler, Konstantin’in ve Orhan’ın kellelerini getirdi. Şehre yaşlı hocası Ak Şemseddin’le birlikte girdiğinde Bizanslı genç kızlar hükümdarın kim olduğunu bilemeyerek yanında getirdikleri çiçekleri Ak Şemseddin’e uzattılar. Bunun üzerine hocasının ezilip büzüldüğünü gören Fatih Sultan Mehmed çekinmemesini, gerçekten de bilgelik bakımından kendisinden daha üstün olduğunu söyledi. Buradan maiyetiyle birlikte şehre girerek Ayasofya Kilisesi’ne doğru ilerledi. Kilisede askerlerden biri çok eski çağlardan kalma bir Hz. İsa heykelini parçalıyordu. Fatih Sultan Mehmed kendisine ne yaptığını sordu. Asker de İslam adına kâfirlerin heykellerini yıktığını söyleyince, Padişah çok sinirlendirerek bir kılıç darbesiyle askerin kafasını uçurdu. “Sizlere esirleri ve hazineleri bırakmıştım ama abideler yalnız bana aittir,” dedi ve ekledi: “Mozaiklerin üzerini alçıyla örtün ki, müminler rahatsız olmasın, fakat bu şaheser eserleri parçalamayın.” Daha sonra, Hıristiyanların bu en ünlü kilisesinin camiye dönüştürülmesini emretti. Müezzinler Ayasofya’nın damına çıkarak ezan okumaya başladılar. Şehirde tutsak alınan 50.000’e yakın kişi de Padişah’ın gemilerine bindirilerek, köle olarak satılmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerine gönderildi. Sadece zengin şahısların evlerinde bulunan menkul servet bile 4.000.000 duka altını ediyordu.

Ayasofya’dan çıkan Mehmed, Vlahernes (Tekfur) Sarayı’na giderek, Roma’nın da imparatoru sıfatıyla buraya yerleşti. Yağma ve düzensizlik akşama doğru sona erdi. Askerler tarafından limana götürülemeyen halk, evlerinde tecavüze karşı güven altına alındı. Galata’ya kaçmış olan, sarayın ve senatonun ileri gelen şahsiyetleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladılar. İmparatorluğun Büyük Dukası ve Amirali olan Notaras, Fatih’in huzuruna getirildi. Tekfur Sarayı’nda muhafaza edilen hazinelerin yerini gösterdi. Fatih Notaras’a, “Peki neden bu altın yığınlarını imparatorunuzun emrinde kullanmadınız?” diye sorunca, dalkavukça bir yanıt aldı: “Zaten düşüncemde bunları size ayırmıştım. Tanrı sizin için muhafaza etti.” Bunun üzerine Fatih nefretle sordu: “Madem ki Tanrı bunları benim için muhafaza ediyordu, neden bu kadar zaman elinizde tutmak ve sahibi olarak gördüğünüz şahsa karşı direnmek küstahlığını gösterdiniz?” Fatih, onun şüphe edilmeyecek kadar alçalmış olduğunu görmüştü. İmparatorluğun diğer asillerini hakimiyetine almak için özgürlüğünü iade etti. Bir bölük koruma askeriyle beraber sarayına gönderdi. Askerlerinin eline düşen doğuştan asil, yüksek rütbeli ve zengin şahsiyetleri, fidyelerini ödeyerek himayesi altına alarak azat etti. Bu arada kilisenin yüksek rahipleri ile ilim adamları da bu himayeden istifade ettiler. Ertesi gün Avgustion Meydanı’ndan geçerken, elinde haçlı bir dünya tutan Justinyen’in gümüşten atlı heykelinin kaldırılmasını buyurdu. Aynı gece Notaras ve birtakım asilzadelerin, bir isyan hazırlığında oldukları haberi geldi. Bu kadar mertçe davrandığı bir adamın böyle haince davranmasına öfkelenen Padişah hepsinin kafasının kesilmesini emretti.

Fatih fetihten beş gün sonra, Kuran’ın mağluplara tanıdığı vicdan hürriyetini yazılı bir belge ile ortaya koydu. Müslümanlar için şehirdeki kiliselerin yarısını camiye çevirdiğini, diğer yarısını Hıristiyanların ibadetine bıraktığını açıklıyordu. Patrik Gennadius, rahiplerden meydana gelen bir kortejin ortasında, Padişah’ın elinden Patriklik görevine devam edebileceğini gösteren fermanı aldı. Fatih, dervişlerin hoşnutsuzluklarına aldırmayarak kendisine şöyle hitap etti: “Hıristiyanlara ve patriklerine karşı benden önceki İmparatorların gösterdiği himayeyi göstereceğime emin olabilirsiniz.”

Padişah, İstanbul’u kendisine başkent yapmak istiyordu. Buyruğu üzerine mimarlardan ve işçilerden meydana gelen bir ordu, eskiden Akropol tarafında inşa edilen, Boğaz’a doğru bir dil gibi uzanan ve günümüzde Sarayburnu denilen yeri tamamen yerle bir etti. Ortası hafifçe yüksek olan bu alan üzerinde Fatih Sultan Mehmed, Türklerin İstanbul’daki ilk sarayını inşa ettirmeye başladı. Dünya üzerinde hiçbir mevki, otoriter bir imparatorluğun temel taşı için bu sarayın yeri denli uygun olamazdı. Anadolu’dan getirtilen Türkler şehre yerleştirildi. Padişah, sarayın inşasına başladıktan sonra orduyu Edirne’ye gönderdi. Osmanlı filosunun, Gelibolu, Mudanya ve Selanik’e götürdüğü 50.000 tutsağın fidyesi Anadolu’daki Türk boylarını zenginleştirdi.

29 Mayıs sabahı İstanbul’dan kaçan gemiler, şehrin düşüş haberini Batı’ya taşıdı. Bir ay sonra Avrupa’da herkes haberi duymuştu. Çoğu insan yenilmez şehrin düşebileceği haberine önce inanmadı. Haberin doğruluğu teyit edilince sokaklar yasa boğuldu. Duyulan dehşet, en çılgınca söylentileri yaratıp büyüttü. Şehirde günlerce katliam yapıldığı, altı yaşın üstündeki herkesin katledildiği, 40.000 Rumun kör edildiği, tüm kiliselerin yıkıldığı konuşuluyordu. Hiç kimse, şehir düştükten bir saat sonra oradan kaçan insanların, bu kadar şeye ne zaman şahit olduğunu sorgulamadı. Böylece “Barbar Türkler” yakıştırması yavaş yavaş Avrupa’da yayılmaya başlıyordu. İslam dünyasında ise bu haber büyük bir sevinç yarattı. Kahire, Şam, Bağdad gibi şehirlerde insanlar dükkânlarını ve evlerini süsledi. Bu, İslam dünyası için muazzam bir zaferdi. İstanbul’un fethi, Hz. Muhammed’e atfedilen kehanetleri yerine getiriyor ve imanın yayılması söylemine itibarını yeniden kazandırmış gibi görülüyordu.

İşte böylece bin yıllık saltanattan sonra, Romalıların adını bile bilmedikleri bir milletin başkenti olan Roma İmparatorluğu’nun başkenti tarihe karışmış oldu. Konstantin’in şehrinin düşmesinden önce imparatorluk öylesine zayıflamıştı ki, Bizans’ın fiilen düşmesi kaçınılmazdı. Ancak Türklerin Hıristiyan dünyasının doğu sınırındaki en önemli merkezlerinden birini ellerine geçirmeleri, Hıristiyan âleminde endişe ve korku yarattı. Özellikle Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, o tarihlerde bütün Avrupa’nın tepkisini çekmişti. Romalılar uyandırdıkları hayranlıkla etrafı usandırmışlardı. Bizanslılar ise dünyayı kendilerine karşı duyulan nefret ile bıktırdılar. Böylece Bizans İmparatorluğu, 21 yaşındaki bir hükümdar tarafından tarihten silindi. Bu fetih hem Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa dönüşümünün başlangıcı olarak kabul edilir, hem de Ortaçağ’ın sona ermesi sayılır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s