Türk – İran Savaşı

Yayınlandı: 24/06/2011 / Tarih

İran’a savaş açma niyetinde olan ve Edirne’de bulunan Yavuz Sultan Selim, Divan’ı topladı Divan toplantısı sürerken silahdarağa, bir İran elçi heyetinin geldiğini söyledi. Elçi önce Selim’i öven namesini okudu, sonra hediye olarak getirdiği sandığı sundu. Özbek ustalarının işçiliğiyle kıymeti yükselmiş, paha biçilmez murassa ceviz sandık açılınca içindeki değerli süs ve giyim eşyası ortaya çıktı. Ancak kumaşların altında kesik bir domuz kellesi vardı. Bunun üzerine Selim, Kenan Paşa’ya dönerek, “İsmail’e gönderilmek üzere, çocukluğumuzda yediğimiz güllü lokmalardan güzel bir paket hazırlayın,” dedi. Bu hediye paketinin içinde kısa bir not eklenmişti ve şöyle diyordu: “Herkes yediğinden ikram eder.” Toplantının sonunda İran’a savaş ilan edildi.

Selim, askerin toplanma yeri olarak Yenişehir Ovası’nı seçti. Hiç kimse ne bir itiraz ne bir yorum yapmaya cesaret edebildi. Padişah’ın hiddetinin kendi başlarında patlamaması için herkes sessizliğini korumaya alışmıştı. Bu sırada Abdullah adındaki yaşlı bir yeniçeri sessizliği bozarak Selim’in ayaklarına kapandı. Arkadaşlarının, Padişah’ın emri altında İran’a karşı yürüme kararından duydukları sevinci onlar adına arz etti. Selim, vezirlerin tereddütlerini gideren bu yiğit davranışından dolayı yeniçeriyi Selanik Sancakbeyi yaptı ve ilave etti: “Çift yürek taşıyanlar birini arkadaşlarına versinler. Padişahların, dinlerinin ve devletlerinin düşmanını ararken rahatı gözleyen Osmanlıların vay haline!” Ertesi gün 60.000 kişilik bir ordunun başında Edirne’den hareket ederek İstanbul’a gitti. Manisa Sancakbeyi oğlu Süleyman’ı başkente çağırdı ve hükümet işlerinden sorumlu bıraktı. Bosna Sancakbeyi Sinan Paşa’yı da Anadolu Beylerbeyi yaptı. Yenişehir’e ulaştığında burada kendisini bekleyen Anadolu ordusuyla birleşti.

Padişah, Yenişehir’den hareketinden önce Şah İsmail’e bir mektup yolladı. Bu mektubunda şöyle yazıyordu: “Osmanlıların Padişahı olan ben, asrın kahramanlarının efendisi olan ben, bütün şahsımda Feridun’un gücünü, İskender’in şanını, Hüsrev’in adaletini ve bağışlamasını topladım. Bütün kâfirleri yok eden, hakiki imanın düşmanlarını ezen, asrımızın firavunlarına ve zalimlerine dehşet saçan yine ben, en kuvvetli asaları bile kıran ben, Murad Han’ın oğlu, Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu, II. Bayezid’in oğlu Sultan Selim Han, sana, zalimlikte İran’ın kanlı hükümdarları Sohak ve Afrasyab’a benzeyen birliklerin başkanı emir İsmail’e diyorum ki, “Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: Biz yeri ve göğü oyuncak yapmak için yaratmadık! Peygamber’in düşüncesine ve inancına uygun bir şekilde hareket ederek, savaş başlamadan önce sana kılıç yerine Kuran’ın sözlerini sunuyor ve gerçek imana geçmen için seni teşvik ediyoruz. Hepimizin ayrı bir tabiatı vardır. İnsan zihni ise altın ve gümüş cevherine benzer. Saf ile saf olmayan toprak içinde karışık durur. Bir kötülüğü ortadan kaldırmak için en etkili yol vicdanın bütün derinliğine inmek, hatalarına dikkat etmek, bağışlayan ve koruyan Allah’ın affını gerçek bir pişmanlık ile istemektir. Şu halde biz senden, hemen ülkene dönmeni ve mülkümüzden tecavüz edilerek alınan toprakların derhal iadesini istiyoruz. Lakin, başına gelecek felaketlere rağmen, eğer hâlâ geçmiş davranışlarında ısrar edersen, az bir zaman sonra ovalarının çadırlarımızla kaplandığını ve askerlerimizin topraklarını istila ettiğini göreceksin. İşte o zaman kahramanlık mucizeleri olacak ve Allah’ın ordularımız hakkındaki iradesi aramızda hesaplaşılacaktır. Selamet yolunda ilerleyenlere selam olsun!”

Sürekli olarak sayısı artan Osmanlı ordusu, Sivas’a geldiğinde 140.000 kişiye yaklaşmıştı. Bunun yanında orduya yiyecek götüren 10.000 katır ve teçhizat yüklü 50.000 deve de vardı. Pirinç ve arpa yüklü bir filo Trabzon limanına demirlemiş, binlerce katır ordunun iaşesini temin etmek için iki şehir arasında mekik dokumuştu. Osmanlı ordusunun gücünü haber alan Şah İsmail, Selim ile kendi arasında bir çöl yaratmak düşüncesiyle bütün bölge halkını geri çekti ve sınıra yakın henüz hasat edilmemiş tarım ürününü yaktırdı. Selim, Şah İsmail’in korkaklığına verdiği bu engelden hiddetlendi ve hakaret olsun diye bir cüppe, bir değnek ve bir kıl kuşaktan oluşan hediye paketi gönderdi. Bu şekilde tahta silahın gücüyle değil dervişlik ederek geçen Şah İsmail’in atasını hatırlatmak istiyordu. Bu hediyenin yanında bir de mektup yolladı. Mektupta şöyle yazıyordu: “Tahtları zor kullanarak ele geçirenler hiç olmazsa göğüslerini gelen oklara karşı bir kalkan gibi kullanmasını bilmelidirler. İmparatorluk denen sevgili, sararmadan kılıcın dudaklarını öpebilen savaşçının kendisini öpmesine izin verir.” Şah İsmail bu mektuba ve armağanlara, bir elçi vasıtasıyla yolladığı bir kutu içinde afyon sakızıyla cevap verdi. Bu şekilde Osmanlı Padişahı’nın düşüncelerinin hayalperestliğini göstermek istiyordu. Selim, elçinin kulaklarını ve burnunu kestirdi.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail tarafından tamamen çıplak bırakılmış bir arazi üzerinde kırk gün sürecek bir yürüyüşün sonunda İran Safevi Devleti’nin başkenti olan Tebriz’e varmayı planlamıştı. Osmanlı ordusunun yürüyüşünü düzenleyerek Tebriz’e gidilecek yolu kırk konağa böldü. Ancak çöl içinde geçecek bu kırk günlük tehlikeli yolculuktan çekinen vezirler arasında itirazlar başladı. Vezirler ve beyler, Selim’in çocukluk arkadaşı Hemdem Paşa’yı, birliklerin hoşnutsuzluğunu ve seferin tehlikelerini anlatması için Padişah’a gönderdiler. Selim cevap olarak Hemdem Paşa’nın kellesini vurdurdu ve yeniçerilerin gözü önünde çadırının önünde mızrağa geçirdi. Korku ve dehşet itirazı bastırdı. Osmanlı ordusu yavaş yavaş Tebriz’e doğru hareket etti. Günler geçtikçe açlık ve susuzluk artıyor, ordu kendi topraklarından uzaklaştıkça ikmal kolları azalıyordu. Yavuz Sultan Selim üçüncü defa Şah İsmail’e mektup yolladı: “İsmail sağ mısın, ölü müsün? İşte geliyorum. Haftalardır ne seni, ne ordunu göremedim. İnan bana, tavsiyelerimi dinle. Eğer saklanmakta devam edersen bil ki adam değilsin. Miğferini çıkart yerine kadın peçesi tak. Zırhını at, şemsiye ve yelpaze al.” Mektupla birlikte, yelpaze, şemsiye ve peçeden oluşan hediye paketi de gönderildi. Hiçbir şey İsmail’i sabırlı davranışından uzaklaştırmadı.

Yorgunluktan bitkin hale gelmiş, yolda sayıca azalmış Osmanlı ordusu, nihayet Tebriz’e açılan vadilere erişti. Safevi atlısı tarafından yakılmış ağaçların ve güneş altında kavrulmuş ürünün gösterdiği kuraklık ve ölüm manzarası, yeniçerilerin yeniden yemyeşil otlaklara dönme arzusunu alevlendirdi. Padişah’ın otağı etrafında kümelenerek, geri dönme arzularını kabul ettirmek için yüksek sesle bağırmaya başladılar. Hemen atına binen Yavuz Sultan Selim, içlerine girdi ve gürledi: “Benim sadık kullarımın kullandıkları lisan bu mu? İtiraz etmeden itaat edenler, bu mudur itaat etmek? Aranızda karılarını ve çocuklarını görmek isteyenler varsa geri çekilsinler! Korkaklar! Allah yolunda kılıç ve yay kuşanmış cesurlardan utanç içinde geri dönmek için gelmedim.” Tesadüf eseri, bu konuşma sırasında meydana gelen güneş tutulmasından dolayı hava kararınca, Selim’in konuşmasının tesiri bir kat daha arttı. Eskiden güneşe tapan İranlılardan güneşin ışıklarını esirgemesini, İran’ın yenileceğine yoran Türkler cesaretlenerek yürüyüşe devam ettiler. Nihayet iki gün sonra Çaldıran Ovası’nın bir ucunda, Şah İsmail’in sayısız çadırlarıyla kendilerini beklediğini gördüler. Tabiat bu ovayı, sanki bu iki devletin kıyasıya dövüşünü seyretmek için bir arena gibi yaratmıştı.

Padişah, ordusunun yürüyüşünü durdurdu. Gözüyle savaş alanını ölçerken at üstünde en tecrübeli komutanları ile bir toplantı (At Divanı) yaptı. Defterdar Piri Paşa haricinde bütün komutanlar, ordunun yol yorgunluğunu çıkarması için bir gün istirahat verilmesini teklif ettiler. Defterdar Piri Paşa ise görüşünü şöyle savundu: “Manevi güç orduların baş silahıdır. Eğer hemen ovaya inip düşmanı önümüzde görür görmez ona saldırmakta tereddüt edersek, askerlerimiz tehlike ile karşılaştığımızı sanacak. Düşmanı görür görmez hücum etmek, işte Allah’a ve kendilerine güvenen insanların tek tabiyesi budur!” Padişah bunun üzerine, “İşte aradığım vezir!” diye haykırdı. Geçide ve ovaya hakim bir çıkıntı üzerine yerleşen Selim, elinin bir hareketiyle Osmanlı ordusunu savaş düzenine geçilmesi için harekete geçirdi. Süvariler bir demir yığınını andırıyordu.

Şah İsmail, Osmanlı süvarisinin ovaya indiğini görünce, gittikçe artan bir merakla düşmanının hareketlerini gözlemlemeye başladı. Adamlarının birkaç gün önce esir ettikleri bir Osmanlı süvarisini yanına çağırarak, düşman ordusuyla ilgili sorular sormaya başladı: “Bir kan nehri gibi tepelerden inen bu kırmızı sancaklar nedir?” “Bunlar, dedelerinden beri başları olan Mihaloğlu’nun komutası altındaki Niğbolu süvarileridir.” “Ya şimdi ovaya inen bu yeşil bayraklar?” “Bunlar da beyleri İsfendiyaroğlu’nun komutasında bulunan Bolu ve Kastamonu süvarileridir.” Birdenbire tozdan bir bulutun arasında büyük piyade yığınlarının sel gibi süratle ilerledikleri görüldü. Bunlar kırmızı elbiseli azaplardı. Üç defa yeniden toz kasırgaları havaya çıkarak, sırmalı eyer kayışları olan atların kişnemelerinden süvarilerin gelişi anlaşıldı. Şah İsmail üç seferinde de Padişah’ın savaş alanına indiğini sandı. Ancak bunlar Karaman, Anadolu ve Rumeli Beylerbeylerinin komutalarındaki süvarilerdi. Onlardan sonra sarı ve kırmızı bayraklarıyla piyadeler göründü. Bunlar beyaz çuha serpuşlarıyla yeniçerilerdi. Kısa bir süre sonra yeniden bir silah şakırtısı ve atların nal sesleri işitildi. Ortada parlak zırhlı askerler, sağda kırmızı sancaklarıyla süvariler ve solda da yeşil sancaklarıyla yine süvariler vardı. En ortalarında biri kırmızı, öteki beyaz iki alem hakim bulunuyordu. Esir süvari, “İşte Padişahımız, bu iki sancak onun sancaklarıdır. Sağında sipahiler, solunda silahdarlar, ortada da solaklar. Bunlar Padişahımızın has askerleridir!” diye bağırdı. Şah İsmail bu kadar heybetli askerin toplandığını görünce derin bir iç çekti.

Osmanlı ordusu düşmanına göre sayıca az olmasına ve zorlu yürüyüşte kaybedilen askerlerin yokluğuna rağmen sayı olarak yine de 120.000 kişiyi buluyordu. Bunların 80.000’i süvariydi. Sinan ve Zeynel Paşaların komutası altında bulunan Anadolu ve Karaman süvarileri sağ kanatta, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’nın komutasındaki askerler sol kanattaydı. Rumeli ve Anadolu azapları her iki kanada dağıtılmıştı. Yeniçeriler merkezdeydi. Onların arkasında silahdarlar ve solaklarla birlikte Padişah bulunuyordu. Arabalarla develer, yeniçerilerin önünde bir siper teşkil ediyordu. Toplar iki kanattaki azapların arkasına yerleştirilmişti. Atlar iyi beslenemedikleri için yorgundular. Askerler de yolda besin olarak, bozuk bir un ve ham meyveden başka bir şey bulamamışlardı. Fakat düşmanı görünce ıstıraplarını ve yorgunluklarını unuttular. İranlılardan alacakları ganimetleri düşünmeye başladılar. Yavuz Sultan Selim’in ön saflara kadar gelerek yaptığı cesaret verici konuşmadan sonra, ordu saflarının arasında güven çabucak yayıldı ve 120.000 asker sinirleri gerilmiş olarak hücum emrini beklemeye başladı.

Şah İsmail’in karşısındaki hükümdar, bir padişahtan çok bir general gibi hareket ediyor, ovada bir birlikten diğerine at koşturarak gerekli emirleri veriyordu. Safevi hükümdarı cesaretini koruyarak çarpışmaya hazırlandı. İran ordusundaki süvarilerin sayısı düşmanlarına oranla daha fazlaydı. Ayrıca İran askeri ve atları iyi beslenmişti. 10.000 süvariden oluşmuş bir birlik ayrıca dikkati çekiyordu. Miğferleri cilalı çeliktendi ve kırmızı tuğlarla süslüydü. Silahları demir topuz, yay ve dişbudak ağacından yapılmış mızraklardan oluşuyordu. Bunlar İran ordusunun gözbebeği olan özel süvari birliğiydi. Antik Pers hükümdarlarının yakın koruması olan “Ölümsüzler”den esinlendikleri söylenir. Askerinin düzeni ve denenmiş bağlılığı, Şah İsmail’e güven veriyordu. Ancak İran ordusunda piyade azdı, topları da yoktu. Topların avantajını, ani bir süvari hücumuyla ortadan kaldırmalıydı. Böylece Şah İsmail ordusunu iki kola böldü. Kendisi birinci kolun başına, Diyarbakır Valisi Ustaçlıoğlu ikinci kolun başına geçti. Planı, Ustaçlıoğlu ile birlikte iki karşıt noktada birleşik bir hareket yapmaktı. Kendisi düşmanın sol kanadına Ustaçlıoğlu sağ kanadına yürüyecek, azapların her hareketi izlenecek, onlar saflarını açtıkları zaman bir kol yan taraftan sarkarken diğer kol yeniçeriler üzerine saldıracaktı.

23 Ağustos 1514 sabahı güneş doğarken İran süvarisinin hücumuyla, tarihe “Çaldıran Savaşı” olarak geçen muharebe başladı. Azaplar aynı anda bir blok halinde yürümeye başladılar. Ovanın ortasına doğru iki taraf da “Allah” ve “Şah” naralarıyla birbirlerine girdi. Süvarilerine daha fazla yer bırakmak için her iki uca çekilmiş olan Şah İsmail ve Ustaçlıoğlu, azaplara öyle şiddetle saldırdı ki blok halinde gelen piyadeler önce sarsıldı sonra dağıldı. Sonra arkalarıyla irtibatları kesildi. Hasan Paşa ve diğer komutanlar, Safevi atlısının baltaları altında şehit oldu. Osmanlı ordusunun sol kanadı artçı ordusuna kadar püskürtüldü. Şah İsmail ve Ustaçlıoğlu kuvvetlerini birleştirerek yeniçerilere doğru atıldılar. Tam bu sırada sağ kanattaki Sinan Paşa yanındaki askerlerle yana doğru açılarak kaçar gibi yaptı. Topların arkasına geçince misket doldurulmuş toplar batarya halinde Safevi atlısının üzerine gürledi. Ova bir anda at ve insan cesetleriyle doldu. Atıyla beraber bir topun ağzına gelen Ustaçlıoğlu da hayatını kaybetti. Şah İsmail yanındaki seçme 10.000 süvarisiyle ileri doğru atıldı ve yeniçerilerin arkasında beklediği yük arabalarının önüne kadar geldi. Bu sırada yeniçeriler ve silahdarlar ateşe başladı. Ova ikinci defa Safevi atlılarının cesetleriyle doldu. Şah İsmail de bir kurşunla yaralanıp atından yere düştü. Bir yeniçeri elinde mızrak şahın yanına yürüdü. Şahın yakınlarındaki, tıpkı onun gibi giyinmiş Mirza Sultan Ali, “Şah benim!” diyerek yeniçeriye doğru koştu. Yeniçeriler onu attan indirerek tutsak ettiler. Şah’ın bir askeri kendi hayatını tehlikeye atarak İsmail’i yerden kaldırdı ve kendi atını verdi. Şah İsmail kaçan ordusunun peşinden İran ordugâhına yöneldi. Top ateşinin şiddetinden ve Şahı ile Başkomutanlarının düşmesinden etkilenen Safevi ordusu artık mevcut değildi. Başta kan revan içindeki hükümdarın kendisi olmak üzere herkes Tebriz istikametine kaçıyordu.

Çaldıran’da her iki taraf da çok kayıp verdi. Şah İsmail’in ordusundan 14 Han, Yavuz Sultan Selim’in ordusundan 10 sancakbeyi savaş alanında hayata gözlerini yummuşlardı. Safevi ordusunda kaçamayanlar idam edildi. Şah’ın haremi azapların eline geçmişti. Safevi karargâhının ganimetleriyle zenginleşen ve zafer sarhoşu olan Osmanlı ordusu, o gece bütün tepelerin üzerinde ateşler yaktı. Ertesi sabah Selim’in önünde resmi geçit yaparak haklı galibiyetinin şükranını sundu. Aynı saatlerde, gece boyunca kaçmaya devam eden Şah İsmail Tebriz surları önüne varıyordu. Mağlupların kanıyla intikama ve gururuna doyan Selim, zaferine bir başkentin fethini de eklemek üzere Tebriz üzerine yürüdü. Osmanlı ordusu ile Tebriz’de savaşamayacağını bilen İsmail, Dergezin’e doğru çekilmeye devam etti. Terk edilmiş Tebriz, Osmanlıların önünde açılıyordu. Ertesi günün sabahında Osmanlı ordusu Tebriz surlarına yaklaştı. Vezir Ahmed Paşa, Defterdar Piri Paşa ve tarihçi Bitlisli İdris önden şehre giderek Padişah adına anahtarlarını istediler. Padişah’ın zafer alayıyla birlikte geçişini yapmak için hazırlandılar.

Yavuz Sultan Selim, 5 Eylül 1514’te Tebriz’e girdi. Kendisini karşılamak için Surhab’a kadar çıkmış olan halk, askerlerle beraber yolun kenarında dizildi. Padişah şehre girerken birçok dervişe rastladı. Aralarından dikkat çeken birine, Timur soyundan gelen Bediüzzaman’a yakınlık göstermiş ve günde 1.000 akçe maaş bağlayarak İstanbul’a davet etmiştir. Selim, Tebriz’e girişinin ertesi günü, Sultan Yakub Camii’ne giderek, hutbesi kendi adına okunan Cuma namazını kıldı. Heştbehişt (Sekiz Cennet) denilen bahçeleri ve Yakub Çarşısı’nı gezdi. Sonra Hoca İsfahani’nin biri Farsça, diğeri Çağatayca yazılmış, Osmanlı ordusunun zaferini tebrik eden kasidelerini sunmasına izin verildi. Yavuz Sultan Selim oğlu Süleyman’a, Edirne Sancakbeyi’ne, Kırım Hanı’na, Memlük Sultanı’na ve Venedik Doçu’na zafernameler gönderdi. Zaferinin alametleri olarak kıymetli taşlar, brokar kumaşlar, Hindistan fethinde Şah İsmail’e geçen altın işlemeli silahlar, savaş filleri ve kıymetli hazineler İstanbul’a gönderildi. Ayrıca Tebriz’in en usta 1.000 sanatkârı ve zanaatkârı, İran-Türk el sanayiini yerleştirmek için İstanbul’a sevk edildi. İran Safevi İmparatorluğu’nun başkentinin zenginlikleri böylece Osmanlıların eline geçmiş oluyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s