Süleyman’ın Kanunları

Yayınlandı: 30/06/2011 / Tarih

Savaşlara bir süre ara veren Kanuni Sultan Süleyman barış zamanında, ceza kanunu, devletin idari teşkilatı, maliye, ordu ve bazı sosyal konularla ilgili yepyeni kanunlar hazırlamaya başladı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini, kişilerin keyfi uygulamaları yerine adil yasalar zeminine oturtarak teminat altına alıyordu. Bu uygulamaları yaptığı için kendisine, kanun yapan anlamına gelen “Kanuni” lakabı verilecekti. Kanuni Sultan Süleyman, öncelikle idari düzenlemelerde bulundu. İmparatorluk toprakları 250 sancağı içine alan 21 eyalete bölündü. O döneme kadar üç olan vezirlerin sayısı dörde yükseltildi. Vezir-i âzam daha fazla yetkiye sahip olarak padişahtan sonra ikinci adam konumuna geliyor, kendisine “sadrazam” denmeye başlanıyordu. Divan’daki görev dağılımı oturdu. Artık sadrazamlar günümüzün başbakanları, vezirler de bakanları gibi Divan’da ülke sorunlarını daha rahat görüşebileceklerdi.

Küçük arsalar veya tarlalar olan tımar arazisi, o zamanlar babadan oğla geçmeye başlamış, ancak aile sönerse devlete geri dönmüş olurdu. Tımar ve zeamet arazilerini dağıtma hakkı vezirler ile beylerbeylerine aitti. Sultan Süleyman, şehirlerdeki sancakbeylerinin de bu yetkiye sahip olmasını içeren kanunu çıkarttı. Böylece merkezi devletten çok uzak eyaletlerdeki (Kuzey Afrika ve Arabistan gibi) yerel otoriteye sorumluluk verilerek memnun ediliyor, devletin parçası olması sağlamlaştırılıyordu. Yine bu uzak eyaletlerdeki verimli araziler yerel kişilerin tasarrufunda bırakılıyordu. Birçok vergiden ve yükümlülükten muaflardı. Ancak onlar da iltizam bedeli ödeyerek mahsullerinin çoğunu köylüyle bölüşürdü.

Mevcut yasaların neredeyse tamamı Kuran-ı Kerim’den alınmıştı. Ulema sınıfı Kuran’daki yasaları uygulamak zorundaydı. Din ilmi ve hukuk, iç içe girerek kaynaşmıştı. Ancak kararların adil ve makul olmasını sağlamak için ulema sınıfına ilim, ahlak ve bağımsızlık vermek gerekiyordu. Devletin sivil idari mekanizması onların elindeydi. Ulema sınıfının rütbeleri, on ayrı dereceye göre sınıflandırıldı. İlim, ahlak ve basirette öne çıkan kişi, dereceleri atlayarak şeyhülislamlığa kadar yükselebilecekti. Böylece karaktere ve akla dayalı bir terfi sistemi oturtuldu. Ayrıca ulema sınıfı her türlü vergiden muaf tutulacak, öldüklerinde mirasları diğer teşkilatların aksine, babadan oğla geçebilecekti. Amaç, itibarı ve zenginliği artan ulema sınıfının, fatih bir ırkın en belli başlı kusuru olan askeri oligarşinin üzerinde sivil bir sınıf olarak yer almasıydı. Bu şekilde, askerlerle siviller arasındaki denge sağlanmış oluyordu. Ayrıca o zamanlarda Arapların masalları ve hurafeleri ile sadeliğini kaybetmeye başlayan felsefe ve din, bu uygulamalar sonucunda saflaşmaya, eski ve asıl haline dönmeye başlamıştı.

O zamana kadar keyfi olan ceza yasaları, kadıların hükümlerinde belirli bir yol takip etmeleri için yazılı hale getirildi. Herhangi bir Osmanlının karısına, kızına sarf edilen bir söz veya anlamlı bir bakış para ödetilerek cezalandırılıyordu. Birisinin karısını ya da kızını zorla kaçırmanın cezası ölümdü. Erkekler ya da kadınlar arasındaki dövüş, sakal koparma, küfür, el kaldırma, vurma, yaralama ve cinayet, verilen zarara göre ağırlaşan şekilde ceza görüyordu. Hırsızlık, gasp, haydutluk, suçun ağırlığına göre değişen şekilde ceza görmekle beraber, el sadece at hırsızlığında kesilirdi. Hırsızlık yaparken cana kıyma veya ağır yaralama görülürse, hırsız idam edilirdi. Yine, birisinin kölesini kaçırmanın cezası idamdı. Yalan yere şahitlik, sahte imza ve kalpazanlık da el kesme ile cezalandırılırdı. İftiracılar, başkasının namusunu lekelemeye çalışanlar, %11’den fazla faiz alan tefeciler, insana yardımcı olan hayvanlara kötü muamele edenler, çeşitli para cezalarıyla hapis cezaları arasında değişen bir aralığa göre yargılanırlardı. Kanuni Sultan Süleyman’ın uyguladığı yasalar sisteminin en belirgin özelliği cezaların hafifletilmesi, ikinci derecede kalan suçlar için ölüm cezasının kaldırılması ve ferdin intikamı için uygulanan kısas yasasının kaldırılarak kadı tarafından para cezasına dönüştürülebilmesi olmuştur.

İmparatorluğun mali işleri de basitleştirildi ve düzene girdi. Devlet hazinesi başlıca dört kaynaktan gelen gelirlerle doluyordu. Bunlar gümrük vergileri, ürün vergileri, toprak vergileri ve adam başına alınan vergilerdi. Gümrük vergileri Müslüman tebaa için %2, Hıristiyan tebaa için %5, yabancılar için %10 olarak düzenlendi. Müslümanların ödemeye yükümlü oldukları vergiler, Hıristiyanlardan daha fazla olduğu için böyle bir uygulamaya gidilmişti. Bütün toprak ürünlerine uygulanan öşür vergisi, işlenen ürünler için %5, işlenmemiş ürünler ve meyveler için %10 olarak belirlendi. Böylelikle ürünü işleyerek masrafa girenden daha az vergi alınmış oluyordu. Arazi vergileri hiç değiştirilmeden uygulanmaya devam edildi. Ancak kuraklık, sel ve kıtlık hallerinde arazi vergisi alınmıyordu. Adam başına ödenen vergiler tebaanın gelir durumuna göre belirlenmiş olup, zengin, orta halli ve fakirlerin vergi oranları birbirlerinden farklıydı. Kadınlar, reşit olmayanlar, körler, köleler, hastalar, çalışamayacak durumdakiler, dervişler ve dilenciler bu vergiden muaf tutulurdu. Bunların dışında altın, gümüş, kurşun ve bakır madeni üretiminin %20’si devlete kalırdı. Bu vergilerin tümü, yıllık olarak toplanıyordu.

Bu gelirler, her birinin ayrı harcama yeri olduğu için dört sandıkta toplanırdı. Birinci sandıkta öşür ve maden vergileri ile savaş ganimetleri tutulurdu. Harcama alanı öksüzlere, yolculara ve fakirlerin geçimlerine aitti. İkinci sandıkta arazi ve şahıs vergileri ile imparatorluğa tabi devletlerin ödediği vergi gelirleri bulunurdu. Bu gelir, imar işlerine, kalelerin, köprülerin, kervansarayların ve camilerin bakım-onarımına, askerlerle âlimlerin ihtiyaçlarına ayrılmıştı. Üçüncü sandıkta tımar gibi devlete intikal eden varissiz servetler toplanırdı. Buradan imarethaneler, türbelerin bakımı, hastaların tedavisi ve kimsesiz çocukların geçimi için harcama yapılırdı. Dördüncü sandıkta ise gümrük vergileri bulunurdu. Buradaki gelirler aşırı borçlananlara, vatanı için silaha sarılanlara, hac masraflarını ödeyemeyecek durumdakilere, yabancı dahi olsa yolculuğu esnasında parasız kalanlara ayrılmıştı.

Her yıl gelir ve gider bütçesi hazırlanırdı. Devletin umumi borcu yoktu. Yine bu dönemde padişahın özel hazinesi ile devletin hazinesi, birbirinden kesin olarak ayrıldı. Bundan böyle padişah, ihtiyacı olduğunda devlet hazinesinden borç alacak, bu borç kayıt altında tutulacak ve vadesi geldiğinde hazineye geri ödenecekti.

Askeri teşkilatlanması çok uzun süre önce tamamlamış olan orduda da birtakım değişiklikler yapıldı. Yörük denilen düzensiz birlikler kaldırıldı. Buna karşılık, profesyonel askerler olan yeniçerilerin orta sayısı arttırıldı. O zamana kadar 12.000 olan yeniçeri sayısı artık 20.000 oluyordu. Emekli subay ve askerlerin maaşı günlük 30 akçeden 100 akçeye çıkartıldı. Bunda amaç, askerin uzun zaman orduya hizmet etmesini sağlayarak tecrübesini arttırmaktı. Zaten çoğu asker savaşlarda öldüğünden, emekli olabilenlerin sayısı oldukça azdı. Sultan Süleyman, yeniçeriler için yeni kışlalar yaptırdı. Silahların hepsi elden geçirildi, eskimiş olanların yerine yenileri yapıldı. Seferler için kısa sürede 150.000 kişilik savaşçı kuvvet meydana getirilebiliyordu. Topçu sayısı 300’e yükseltildi, donanmadaki gemi sayısı da 300 parçaya çıkartıldı. Ayrıca donanma da teşkilatını tamamlamış, özellikle çocukluktan beri denizlerde yetişmiş korsanların katılımıyla gücüne güç katmıştı.

Sosyal alanlarda yapılan yeni kanunlarla kişilerin bazı hakları devlet tarafından güvence altına alınıyordu. Nüfusun artması için evlenme, hem dini hem milli bir görev haline getirildi. Kuran yasaları dört kadınla aynı anda evliliğe izin veriyorsa da, Türkler genellikle tek eşli evlilikleri tercih ederdi. Kocası tarafından boşanmış kadın, her iki cinsiyetten olan çocuklarını yanına almak ve büyütmek hakkına sahipti. Devlet terk edilmiş çocuklara bakmakla yükümlüydü. Mesela o dönemdeki yasalardan biri aynen şöyleydi: “Her kim ki bir cami veya hamam kapısında, sokakta veya kırda bir çocuk bulursa, onu önce kendi evine götürmek ve gereken ihtimamı göstermek zorundadır. Eğer çocuğu bulan onu evlat edinirse, öz evladın bütün haklarına ve sorumluluklarına sahip olur. Eğer o kimse çocuğu evlat edinmek istemezse, o zaman devlet çocuğun bakımını üzerine alır.”

Kanuni Sultan Süleyman zamanında yasaları, örfleri, askeri teşkilatı, idare sistemi, maliye şekli ile hükümdar-halk ilişkileri oturmuş olan Osmanlı İmparatorluğu, siyasi alanda da kurumsallaşıyordu. O zamana kadar bazen kurumsal politikalar izleyen bazen başındaki hükümdarın ihtirasına göre idare edilen devletin, hanedanın, Divan’ın artık belirgin bir siyaseti oluşmaya başlıyordu. Divan’ın kurumsal siyasetinin öncelikleri, Amuderya’dan Afrika’ya ve Arabistan’a kadar bütün Müslümanları aynı bayrak altında toplamak, en ciddi Müslüman rakip olan Şii İran’ı tabi devlet haline getirmek veya barış yoluyla etkisizleştirmek, Karadeniz ile Hazar arasındaki Türk aşiretlerini himaye altına almak ve gerekirse olası Rus tehdidine karşı ayaklandırmak, güçlü bir donanmayla Akdeniz ve Kızıldeniz’deki ticaret yollarına hakim olabilmek, Tuna’nın batı kıyısını Avrupalılar ile sınır olarak çizmek ve en önemlisi imparatorluk topraklarındaki birbirlerinden farklı din ve milletlere sahip olan halkların ahengini korumaktı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s