Türk – Suriye Savaşı

Yayınlandı: 13/07/2011 / Tarih

Mısır, antik çağlardaki firavunların ülkesi olmaktan çıktığında, önce Perslerin sonra Romalıların ve Bizanslıların istilalarına uğramıştı. İslam’ın doğuşundan sonra Emevi ve Abbasi halifeleri, Mısır’ı valiler eliyle yönetmişti. Hükümet süreleri çok sürmeyen iki hanedanın kurucusu olan Tulin ve Akşit adındaki iki Türk bu valilerdendir. Fatımiler, Mısır’da Bağdat halifelerine tabi olmamak üzere bir hilafet kurmuşlardı. Haçlı istilası zamanında Selahaddin Eyyübi, Mısır’da kendi hanedanının kudretli temellerini kurdu. Ancak onun hanedanı da bir yüzyıldan fazla yaşayamadı. O tarihlerde İslam’ı yeni kabul etmiş Kafkasyalı Türkler olan Çerkesler, çağın en kudretli süvarileriydi. Bunlar, Eyyübiler tarafından Mısır ordusuna dahil edildi. Zamanla ordunun bel kemiğini oluşturan Memlük süvarileri haline geldiler ve devleti ele geçirerek kendi hanedanlarını kurdular. Memlüklerin askerleri üç sınıfa bölünmüştü. En asil sayılanları halis Çerkes kanından gelenlerdi. İkinciler “çelban” denilen, çoğu Habeşli olanlardı. Üçüncü sınıf ise paralı askerler olan Korsanlardan oluşuyordu. Süvarilerinin ve falanks piyadelerinin manevralarıyla ünlü Memlük ordusu, Selim’in babasının ordusunu yeneli daha 30 yıl bile olmamıştı.

Batıda kumlarla, kuzeyde ve doğuda denizle çevrili Mısır, güneyden Habeşlilerin ve kuzeydoğudan Suriyelilerin taarruzundan başka bir hücuma maruz değildi. Habeş dağlarından uzun sürelerden beri ordular inmiyordu. Hatta bu dağlardan köle, altın ve fildişi satan ticaret kafileleri geliyordu. Kuzeydoğudan (günümüzde Süveyş Kanalı’nın bulunduğu bölge) istila tehlikesi her zaman vardı. Ancak Memlükler Suriye’yi bazen bütünüyle bazen kısmen idare etmişlerdi. Memlük Sultanlarından Müeyyed Ebu Nasr Zahir, Karamanoğulları ile Dulkadiroğulları topraklarını istila ederek, birincisinden Tarsus, Karaman ve Kayseri’yi, ikincisinden Maraş, Elbistan ve Besni’yi almıştı. Daha sonra Dulkadiroğulları Beyi, Memlük Sultanı’na biat edince memleketi kendisine geri iade edilmişti. İşte bu zamanlardan başlayarak Osmanlı ve Memlük sınırları birbirine yaklaştığından, iki devlet arasındaki anlaşmazlıklar birbirini izlemişti.

Memlük Sultanı Kansu Gavri Osmanlı ordusuyla karşılaşmak üzere büyük bir orduyla Kahire’den çıktığı zaman 80 yaşındaydı. Devletin emirleri, kadıları ve şöhretli iki şeyhi de beraberindeydi. Mısır Sultanı Şam’a vardığında, Halep Valisi Hayırbay ile Selim arasındaki gizli ilişkiler buranın valisi tarafından anlatıldıysa da kulak asmadı ve yoluna devam etti. Söylentilere göre Selim, Memlük tarafında savaşmaması için Hayırbay’a Suriye Valiliğini teklif etmişti. Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte Halep’e on günlük mesafede olan Antep şehrine ulaştı. Burada Sinan Paşa’nın kuvvetlerinin de katılmasıyla, ordunun sayısı artmıştı. Bu sırada Kansu Gavri, Osmanlı elçilerini zincire vurdurup hakaretler ettikten sonra Selim’e gönderdi. Buna rağmen bir Mısır elçisi de göndererek barış antlaşması ve İran ile Osmanlılar arasında arabuluculuk teklif etti. Aradaki anlaşmazlığı içinden çıkılmaz hale getirmek isteyen Selim, elçinin saç ve sakalını tıraş ettikten sonra topal bir eşeğe bindirerek Suriye’ye yolladı. Hemen ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun en seçme 120.000 askerinin başında, Toroslar ile Halep arasındaki Kuzey Suriye’yi istila etti. 24 Ağustos 1516’da iki ordu Dabık Çayırı (Merc-i Dabık) denilen ovada karşı karşıya geldi.

İki tarafın sayısı birbirine yakındı. Osmanlı ordusunun sağ kanadında Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa ile Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa bulunuyordu. Sol kanatta Bıyıklı Mehmed Paşa ile Amasya Sancakbeyi yer alıyordu. Merkezde Yavuz Sultan Selim ile yeniçeriler vardı. Toplar ordunun ön cephesine dizilmiş, önlerine barikatlar kurulmuştu. Selim, ordusunu doğal bir yükseltinin üzerine mevzilendirmişti. Memlük ordusunun sağ kanadında Halep Valisi Hayırbay, sol kanadında Şam Valisi Sibay yer almıştı. Merkezdeyse Kansu Gavri vardı.

Tarihe “Mercidabık Savaşı” olarak geçen muharebe, Memlük ordusunun hücumuyla başladı. Memlükler, okların menziline girinceye kadar ağır ağır ilerlediler. Sonra korkunç çığlıklar atarak koşmaya başladılar. Aynı anda Hayırbay ve süvarileri, Osmanlı sol kanadına cepheden; Sibay ve süvarileri de Osmanlı sağ kanadına yandan saldırdı. Sibay, bu kanatta iyice ilerleyerek Anadolu ordusuna büyük kayıplar verdirdi, hatta bir ara sancağın bulunduğu yere kadar yaklaştı. Böylece bu kanadı yardıktan sonra, cephedeki yeniçerilerin arkasından ilerleyerek merkezi allak bullak etti. Anadolu süvarisi çökmüştü, yarı yarıya kılıçtan geçirildiği için toplanıp hücum edemiyordu. Tam bu anda Selim yanındaki süvarilerin başında ilerledi. Bu hareket Osmanlı ordusuna savaşa devam etmek için büyük cesaret verdi. Selim’in emriyle yeniçeriler silahlarını, topçular toplarını ateşlediler. Yakın mesafeden yapılan bu atışların etkisi o kadar büyük oldu ki, verdikleri ölü sayısından paniğe kapılan Memlükler, yeniden savaş düzenine girmek için çekildiler. Fakat Osmanlılar toparlanmalarına fırsat vermeden sel gibi üzerlerine saldırdılar. Hayırbay savaşı bırakarak kaçmaya başladı. Memlükler daha fazla dayanamadılar. Sultanlarını savaş alanında bırakıp Halep’e doğru kaçmaya başladılar. Kansu Gavri, hiç olmazsa şerefini kurtarmak için atını geriye çeviren en son Memlük oldu. Bu sırada bir sipahinin kılıcı altında hayatını kaybetti ve kafası kesilerek Padişah’a götürüldü. İhtiyarlığa, unvana ve kahramanlığa karşı yapılan bu davranıştan öfkelenen Selim, mükafat bekleyen askerin kafasını uçurdu ve ordusunu hiç durdurmadan Halep’e doğru ilerlemeye başladı.

O zamanlar Halep şehrinin surları içinde el sanatlarıyla uğraşan 200.000 zengin kişi yaşıyordu. Bunların büyük kısmı Türk ve Arap, küçük bir kısmıysa Kürtlerden oluşuyordu. Bir tarafta Asi Nehri ve Antakya Ovası, diğer tarafta Fırat Nehri ile çevrili şehrin toprağı ve ticareti, zengin Şam ile rekabet etmesine yardımcı oluyordu. Yabancı bir devletin sert boyunduruğu altında yaşamış Halep halkı, Türkleri kurtarıcı gibi karşıladı. Memlük idaresi baskıcı bir askeri hakimiyetten ibaretti. Osmanlılar ise çok daha adaletli ve serbest bir efendiydi. Şehre giren Yavuz Sultan Selim, devlet hazinesinde 1.000.000 duka altını (50.000.000 akçe) buldu. Buna ek olarak, inci ve altın işlenmiş, içleri vaşak ve samur kürkü kaplı 3.000 kaftan ile yığınlarla yulaf ve buğday da terk edilmişti. Padişah bu ganimetleri kendi devletinin hazinesine ve orduya verdikten sonra, gerek stratejik mevki gerekse ticareti bakımından önemli Halep’in idaresini düzenledi. Karaca Paşa’yı Halep Beylerbeyi, Çömlekçizade Kemal Çelebi’yi şehrin kadısı olarak atadı. Şehzade Süleyman’a ve yabancı devletlere zafernameler gönderdi. Burada birkaç gün kalındıktan sonra Şam’a doğru hareket edildi. Halep, kısa zamanda Osmanlıların en önemli şehirlerinden biri haline gelecekti.

Osmanlı ordusu Suriye’nin batısındaki Hama’ya ilerledi. Asi Nehri üzerinde kurulu Hama şehri, günümüzde benzerine rastlanmayan, türünde dünyanın en eskisi olarak kabul edilen su değirmenlerinden ötürü “Medinet-ün-Nevair” (Su Dolabı Şehri) olarak da adlandırılırdı. Yunus Emre’nin adına şiir yazdığı namı diğer Dertli Dolap da bu şehirdedir. Buranın idaresi Güzelce Kasım Paşa’ya verildi. Hama üzerinden Humus’a doğru ilerlenmeye başlandı. Burası da Rumelili İhtimanoğlu’na verildi. Eylül sonlarına doğru Osmanlı sancakları, Şam’ın bir mahallesi olan Mastaba duvarları üzerinde dalgalanıyordu. Suriye kaleleri komutanları, Arap şeyhleri ve Lübnan Dürzileri, Padişah’ı saygıyla karşıladılar ve bağlılıklarını sundular. Şam, direnme göstermeksizin şehrin kapılarını Yavuz Sultan Selim’e açıyordu. Şehrin ilk görünüşü Osmanlı Padişahı’na nerdeyse İstanbul’un harikalarını ve heybetini unutturdu. Lübnan Dağlarının eteklerinde uzanan Şam şehri, Barada Nehri’nin kıvrımlı kolları, verimli bahçelerin arasından akıyordu. Bu kollar düzlüğe eriştiğine birleşerek küçük gölcükler meydana getiriyor, çeşit çeşit meyve ağaçları daire şeklinde uzanıyordu. Bağdad’dan gelen kervanların en önemli uğrak noktası olan Şam’ın yüksek bir yerinden çöle doğru bakıldığında, uzun deve kervanlarının ufukta kaybolduğu görülürdü. Arabistanlı şairler onun için, “Dünyanın yüzünde güzellik timsali, cennetin tavus kuşlarının tüyü, ilahi kumruların gerdanlığı,” derlerdi. Gerçekten de 400.000 kişilik nüfusu, arı gibi işleyen pazarları, atölyeleri, sarayları, anıtları ve bulunduğu yer ile Şam, adeta çölün başkentiydi.

Yavuz Sultan Selim şehirde ilerleyerek iki tarafa dizilmiş halkın arasından geçti ve Eblak Kasrı’na girdi. Trablus Sancağı’na İskender Paşazade Mustafa’yı, Safet Sancağı’na Mutasıroğlu’nu, Kudüs’ün idaresine Evrenosoğlu’nu atadı. Dürzilerin gönüllerini kazanmak için bazı ufak sancakları, onların şeflerinden Muinoğlu’na verdi. Mehmed Bey’i, sancakbeyi sıfatıyla ve 2.000 sipahiyle Gazze’ye gönderdi. Selim daha sonra saraydan çıkıp Emeviye Camii’ni ziyaret etti. İslam halifeleri tarafından inşa ettirilen cami, sütunlarının ihtişamı, kubbelerinin çokluğu, mihraplarının zenginliği ve minareleriyle ünlüydü. Caminin kemerleri somaki, pembe mermer ve Mısır granitinden kırk sütunla tutulur, bunlardan altın zincirlerle sarkan altı yüz lamba bütün kubbeyi aydınlatırdı. Caminin kütüphanesinde Hz. Ali’nin elyazması bir Kuran da bulunuyordu. Selim, buradan çıkıp şehrin diğer anıtlarını gezdi. Daha sonra şehrin ünlü bilginlerini ve sanatçılarını huzuruna çağırarak onlarla bir süre sohbet etti. Padişah bir müddet için savaşın dertlerini unuttu ve “Selim’in Farsça Divanı” adlı mistik şiirlerini yazma fırsatını buldu.

Osmanlılar Şam’a girdiğinde, Memlükler yeni bir hükümdar seçmek için Kahire’de toplanıyorlardı. Celbanlar, Kansu Gavri’nin oğlu Seyid Muhammed’e oy verdi. Korsanlar, kişisel meziyetleri ve adaletiyle ünlü Tomanbay lehine oy kullandı. Sonunda bir anlaşma sağlandı ve Tomanbay oybirliğiyle Memlük Sultanı ilan edildi. Bu haberleri duyan Selim, asker için gerekli olan suyun taşınabilmesi için birkaç bin deve satın aldı. Mısır fethine teşvik için her askere 2.000 akçe dağıtıldı. Sinan Paşa, Gazze Sancakbeyi Mehmed Bey’e yardım için 5.000 sipahiyle bölgeye gönderildi. Padişah yola çıkmadan, yeni Memlük Sultanı’na vasalı olması şartıyla elçilerini gönderdi. Tomanbay iki elçiyi kabul etti fakat yanındaki generallerden biri olan Alanbay öfkeye kapılarak ikisinin de kafasını kesti. Artık savaş kaçınılmaz olmuştu. Cambert Gazali, Memlük ordusuna komutan seçildi. Ekim 1516’da, 10.000 kişilik bir öncü kuvvetle Kahire’den hareket etti. Gazze yakınlarında Vezir-i Âzam Sinan Paşa’nın komutasındaki öncülere rastladı. Hızlı bir vuruşma başladı ve sonunda kayıpları artmaya başlayan Memlükler savaşı bırakıp çöle kaçtılar. Ertesi gün Osmanlı ordusu zaferle Gazze’ye girdi. Ayaklanan Gazze ve Ramle asileri kılıçtan geçirildi. Gazze şehri, Kuzey Afrika’nın en batı ucuyla Orta Doğu’nun arasında bulunuyordu “Via Maris” denilen ticaret rotası üzerinde yer aldığı için tarihinin büyük bir bölümünde Güney Filistin’in değerli bir antreposu ve Kızıldeniz üzerinden gelen Baharat Yolu üzerinde önemli bir mola yeri olarak işlev görmüştü. 635 yılında İslam ordusu tarafından fethedilmiş, hızlı bir şekilde İslami bir hukuk merkezi haline gelmişti. Ancak Haçlı istilası ile harap olan şehir sonraki yüzyıllarda, seller ve Moğol akınları yüzünden birçok sıkıntı yaşadı. Osmanlılar şehre girdiğinde küçük bir kasaba durumundaydı. Osmanlı hakimiyetinin ardından şehirde ticaret yeniden gelişmeye başlayacaktı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s