tarim2 milyon yıl önce Afrika’da yaşıyorlardı. Genel olarak meyve, fıstık ve bitki tohumları ile besleniyorlardı. Araç gereçleri ilkeldi. Kendilerini savunmak, düşmanlarına saldırmak veya mağaralarına giren davetsiz kemirgenleri çıkarmak için sopa kullanıyorlardı. Taşa şekil vermeye çalışsalar da onu uzağa taşıyamıyorlardı. Yeterli yiyecek bulma zorluğu, bir yere kalıcı olarak yerleşmelerini engelliyordu. Tüm dünyada insanlar yarı göçebe hayatı sürüyorlardı. Üyeleri yirmiyi geçmeyen küçük insan grupları geniş alanlarda yaşıyorlardı. Bol yiyeceğin bulunduğu yerlerde bazen büyük insan grupları birleşiyor olabilirdi ancak bu tür buluşmalara nadiren rastlanırdı. MÖ. 20000 yılına kadar 500 insanın aynı yerde bir araya gelmediği tahmin ediliyor.

Ateşi ilk ne zaman ve nasıl buldukları tam olarak bilinmese de, yakınlardaki bir ağaca düşen yıldırım yangın çıkardığında bir çalıyı tutuşturarak ateşten yararlandıkları tahmin ediliyor. Yanan ateşten yararlanmak yerine ateş yakmak insanoğlunun uzun zamanını aldı. Sonunda insanlar, kuru tahtaların birbirine sürtünmesiyle oluşan ısı sayesinde kıvılcım yaratmayı başardılar. Çakmaktaşı veya başka uygun bir taş yardımıyla da alev çıkartabiliyorlardı. Binlerce yıl süren uğraşların ve deneylerin sonucunda ateşin ustaca kullanılması, insanoğlunun en büyük başarılarından biridir.

Ateşi ısınmak için kullanıyorlardı. Ateş sayesinde gece gündüze dönüşüyordu. Vahşi hayvanlardan ateş sayesinde korunabiliyorlardı. Mızraklarına şekil vermek için ateşten faydalanıyorlardı. Ateşin kullanıldığı yerler o kadar fazlaydı ki son dönemlere kadar insanoğlunun sahip olduğu en değerli araçtı. Ancak ateşin insanlık tarihine sağladığı en büyük katkı eti pişirmekteki rolüydü. Ateşte pişen et daha kolay çiğneniyor ve daha lezzetli oluyordu. Ateş sayesinde et tüketimi arttı. Zamanla etin içinde bulunan yağ asitleri sayesinde insan beyninin gelişimi hızlandı. Beynin yapısında meydana gelen değişiklikler sayesinde ‘motor kullanım ‘ bölgesi gelişti ve bu gelişimin sonucunda insanlık tarihinin en büyük keşfi olan ‘konuşma becerisi’ ortaya çıktı.

MÖ. 15000’e gelindiğinde çok yavaş da olsa önemli bir değişim yaşanmaya başlandı. Yazlar ve kışlar daha sıcak oldu. Buzullar kara içlerinden çekilmeye başladı. Denizler yükselmeye başladı. İşte tam da bu dönemde Suriye ve Filistin’de küçük çaplı bir devrim gerçekleşti. Daha iyi bilinen sanayi devriminin aksine bu inanılmaz derecede yavaş gerçekleşen ve etkileri binlerce yıl sonra hissedilecek bir devrimdi. İnsan hayatı artık geri dönüşü olmayan bir yola giriyordu.

MÖ 8000’li yılların Erika şehri, bu devrimin tüm çıplaklığıyla izlenebileceği bir yerdi. Kerpiç evlerden oluşan bu köyde bahçelerin küçük bölümlerinde buğday ve arpa yetiştiriliyordu. Tohum ekmek deneme ve yanılma gerektiriyordu. Tahminlere göre ilk çiftçiler tohumla dolu örülmüş bir çanta taşıyorlardı ve henüz kazılmış toprağın üzerinde yürüdükçe onları geniş el hareketleriyle saçıyorlardı. Tohumları daha büyük olduğundan ve daha kolay toplanıp una dönüştüğünden yabani tahıllar tercih ediliyordu. Bugün dünyadaki gıdaların yarısı birkaç çeşit tahıldan sağlanmakta ve bu tahılların ilk türleri Ortadoğu’daki bu köylülerce ekilip biçiliyordu. MÖ. 3000’de Yunanistan’da zeytin ağacı ve asma yetiştiriciliğine yoğunlaşan farklı bir tarım sistemi geliştirildi. Zeytinyağı sadece yemek pişirmek için değil lambaları doldurmak ve vücut temizliği için de kullanılıyordu. Şarap ve zeytinyağı, Doğu Akdeniz’de beslenme biçimini değiştirdi.

Küçük tarla ve bahçelerde yapılan günlük işler eski göçebe zamanlara göre çok daha sıkı ve disiplinli bir çalışma temposu gerektiriyordu. Yabani otları yolma, toprağı kazma ya da tohum ekme zamanı gelmişse bu fırsat değerlendirilmeliydi yoksa beklemek zorunda kalınırdı. Bu yeni yaşam tarzı, avcı-toplayıcı insanların özgürlüğüyle çelişen bir disiplin ve işbölümü gerektiriyordu. Göçebeler günlerinin büyük bölümünü toplayıcılık ve avcılıkla geçirirken bu yeni hayat düzeni tuğla yapımcıları, yapı ustaları, fırıncılar, içki üreticileri, çanak çömlekçiler, dokumacılar, süs eşyası yapanlar, tahıl deposu bekçileri, verimli ürün sezonu için dua eden büyücüler, ayakkabıcılar, terziler, sulama kanalı açıcılar, çiftçiler, çobanlar, tüccarlar ve alanlarında uzmanlaşmış kişileri gerekli kılıyordu. Aynı bölgede yaşayan her 100 kişiden 90’ı hala yiyecek yetiştirme ve toplayıcılık gibi işlerle uğraşıyordu ancak geri kalan 10 kişi birçok farklı işte uzmanlaşıyordu. Bu yeni uzmanlar özellikle köylerde önemli rol üstlendiler ve köyler büyüyerek kasabalara dönüştü. Kasabalar ve şehirlerin oluşması, tarım gelişmeden önce olanaksızdı.

Günümüzde de aynı sistem biraz daha detaylanmış şekilde devam ediyor. Ancak kısa bir süre de olsa sistemin dışına çıkıp işin özüne indiğimizde insanoğlunun en temel iki ihtiyacının barınma ve yiyecek olduğunu hatırlıyoruz. Öyleyse kısacık hayatımızda kendimiz için büyük hedefler koymamıza, bu hedeflere ulaşmak için bunca telaş, bunca hırs, bunca stres yaşayıp kendimizi heba etmemize ne gerek var diye sorguluyor insan. Niçin sistemin bizim için öngördüğü rolleri kabul edelim ki? Acaba bizler kendi iç dünyamızda bize sorulmadan bizim için hazırlanmış bu elbiseleri giymek istiyor muyuz gerçekten? Hele ki büyük şehirlerin kaotik ortamında ömür tüketirken altmış yaşına geldiklerinde sahil kasabalarına yerleşmeyi, şirin bir evin bahçesinde domates biber ekmeyi hayal eden şehirlilerin şu soruyu sormaları gerekmiyor mu kendilerine: “Altmış yaşında gerçekleştirmeyi hedeflediğim hayali otuz yaşında yaşamak varken neden otuz sene daha bekleyeyim?”

Belki de çözüm özümüze dönmektir. Sonuçta herşey domates ve biber yetiştirebilmek için başlamamış mıydı zaten…

Reklamlar