Dünyayı Kim Yönetiyor?

Yayınlandı: 24/03/2014 / Gündem

Dnya_HaritasII. Dünya Savaşı, ABD tarihi ve dünyanın geleceği açısından tam bir dönüm noktasıdır. ABD’nin endüstri alanındaki rakiplerinin çoğu savaş nedeniyle son derece zayıf düşmüş veya tamamen yok olmuşken, ABD savaştan büyük yarar sağladı. Ulusal sınırları içinde hiç saldırıya uğramadılar ve üretimleri 4 katına ulaştı. Savaştan önce bile ABD, dünyanın önde gelen endüstri ülkesiydi. Ancak savaşla birlikte dünyanın zenginliğinin %50’sine ve iki okyanusun her iki tarafına da hakim oldular. Amerikan politikasını belirleyenler, ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan modern dünyanın ilk küresel gücü olarak çıkacağının pekala farkındaydılar ve hem savaş sırasında hem de savaşın ardından, savaş sonrası dünyayı nasıl şekillendireceklerini dikkatlice planlıyorlardı.

Büyük Alan Projesi:

II. Dünya Savaşı sırasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Dış İlişkiler Konseyi araştırma grupları, “Büyük Alan” olarak adlandırdıkları savaş sonrası dünya için planlar geliştirdiler. Amerikan ekonomisinin gereksinimlerine tabi kılınacak bir alandı bu. (Konu hakkında daha detaylı araştırma yapmak isteyenler Rothschild ailesi gibi karar odaklarının tarihini de inceleyebilirler.)

Büyük Alan’ın kapsayacağı yerler Amerika Kıtası, Batı Avrupa, Uzakdoğu, Ortadoğu’nun eşsiz enerji kaynakları, Üçüncü Dünya’nın geri kalanı ve eğer mümkünse tüm dünya. Fırsatlar elverdikçe bu planlar uygulanmaya devam etmektedir.

Yeni dünya düzeninin her kısmına özel bir işlev yüklenmişti. Batı Avrupa ülkeleri, ABD’nin başlıca müşterisi ve kontrollu rakipleri olacaktı. Sanayi ülkelerine, savaş sırasında hünerlerini göstermiş ve şimdi ABD’nin gözetiminde çalışacak olan “büyük atölyeler” rehber olacaktı yani Almanya ve Japonya. Üçüncü Dünya ülkelerinin ana işlevi ise endüstriyel kapitalist toplumlar için bir hammadde kaynağı ve pazar olmaktı. ABD hükümetinin oynayacağı rol ise Büyük Alan’ın en ücra bölgelerini bile güvence altına almaktı.

ABD Dışişleri Bakanlığı planlama kadrosunun başkanı George Kennan’ın 1948’de yazdığı 23. Politika Planlama Çalışması’nın içeriğinin bir kısmı aynen şöyledir: “Dünya zenginliğinin %50’sine fakat nüfusunun sadece %6.3’üne sahibiz… Bu durumda haset ve kızgınlığa hedef olmamamız imkansız. Yaklaşan dönem için asıl görevimiz, bu eşitsizliği sürdürmemizi sağlayacak bir ilişkiler modeli düşünmek… Bunu yapabilmek için her türlü duygusallıktan ve düş kurmadan vazgeçmek zorunda kalacağız ve dikkatimizin tamamen aciliyet arz eden ulusal hedeflerimiz üzerinde toplanması gerekecek… İnsan hakları, yaşam standartlarının yükseltilmesi ve demokratikleşme gibi belirsiz ve gerçekdışı hedefler üzerine konuşmayı bırakmalıyız.”

ABD’li planlamacıların peş peşe gelen üst düzey belgelerle ifade ettikleri görüşe göre, ABD’nin başını çektiği yeni dünya düzeninin karşısındaki en büyük tehdit Üçüncü Dünya milliyetçiliğiydi. Bazen “aşırı milliyetçilik” de denen bu kavramın anlamı şuydu: “Kitlelerin düşük yaşam standartlarının derhal iyileştirilmesi yönündeki genel istek” ve yurtiçi gereksinimlere yönelik üretim yapılması konularında hassas olan “milliyetçi rejimler”.

1949’da Doğu Avrupa’daki ABD casusluğu, Doğu Cephesi’nde Nazi askeri istihbaratının başında bulunan Reinhard Gehlen’in yönettiği bir şebekeye devredilmişti. Bu şebeke, en kötü suçluların birçoğunu hızla içine çeken ABD-Nazi ittifakının bir parçası olup, Latin Amerika ve başka bölgelerdeki operasyonlara kadar uzanıyordu.

1950’de ABD’nin Latin Amerika büyükelçileri için verilen brifingde Kennan, ABD dış politikasının asıl kaygısının “hammaddelerimizi korumak” olması gerektiğini söylemişti. Aslında kast ettiği ise Latin Amerika’nın hammaddeleriydi. Bu nedenle, ABD istihbaratının bildirdiğine göre, Latin Amerika’da yayılmakta olan tehlikeli bir sapkınlıkla mücadele edilmesi gerekiyordu: “Hükümetin, halkın refahından doğrudan sorumlu olduğu fikri.” Bu fikri savunan insanların gerçek siyasi görüşleri ne olursa olsun, ABD’li planlamacılar buna “komünizm” diyorlardı.

Örneğin üst düzey bir araştırma grubunun 1955’teki bir ifadesine göre komünist güçlerin asıl tehlikesi, üzerlerine düşen hizmet rolünü – yani Batı’nın endüstriyel ekonomilerini tamamlamayı – reddetmeleriydi. Bu konuda Kennan, 68. Ulusal Güvenlik Konseyi’nde komünizm sapkınlığına kapılan ülkeler için şöyle diyordu: “Müsamahalı, rahat ve “komünistlerin” ağırlıkta olduğu liberal hükümetler yerine faşist ancak güçlü bir rejimin iktidarda olması yeğdir. Onları çok daha kolay kontrol edebiliriz”

Kennan gibi savaş sonrası planlamacıları, Batılı sanayi toplumlarının savaş döneminden kalan hasarlarını gidererek kalkınmalarının ABD’li şirketlerin sağlığı için hayati önem taşıyacağını derhal anladılar. Çünkü bu sayede ABD üretimi malları ithal edebilir ve yatırım fırsatları sağlayabilirlerdi. Ancak bu toplumların belli bir şekilde kalkınmaları çok önemliydi. İşletmenin baskın, işin bölünmüş ve zayıflatılmış olduğu, kalkınma yükünün doğrudan doğruya işçi sınıfının ve yoksulların omuzlarına yüklendiği geleneksel, sağcı düzen geri kazanılmalıydı. (Örnek; Türkiye’nin 2014 yılı devlet bütçesi gelirlerinin %85’ini karşılayan vergilerin yükü emekçi sınıfların üstündedir.)

Tüm bu planlar uygulanırken, ABD çıkarlarına hizmet eden hükümetlerin de bu durumdan rahatsız olmaması önemliydi. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in Başkan Eisenhower’a belirtmiş olduğu gibi “Üçüncü Dünya ülkeleri hükümetlerini hizada tutmak için arada bir sırtlarını sıvazlamak ve onları sevdiğimizi zannetmelerini sağlamak” gerekiyordu.

Örneğin, Başkan Kennedy’nin İlerleme için İttifak programında dayatılan kalkınma çoğunlukla ABD’li yatırımcıların ihtiyaçlarına yönelikti. Program, Latin Amerikalıların ihracat için tahıl üretmek ve yerel tüketim için gereken mısır ve fasulye gibi geçimlik tahıllarında kısıntıya gitmek zorunda bırakıldığı mevcut sistemi yaygınlaştırdı. Mesela sığır etinin üretimi artarken tüketimi azaldı.

Tarımsal ihracata dayanan kalkınma modeli genellikle bir “ekonomik mucize” yaratır. Şöyle ki, nüfusun çoğu aç kalırken gayri safi milli hasıla yükselir. Bu tür politikalar izlendiğinde kaçınılmaz olarak halk tepkisi doğar, o da yıldırma ve işkenceyle bastırılır. İlk adım polisi kullanmaktır. Polis ciddi önem taşır, çünkü memnuniyetsizliği erkenden saptayıp “büyük ameliyat” gerekmeden ortadan kaldırabilir. Eğer büyük ameliyat gerçekten gerekirse, o zaman orduya güvenilir. Eğer ordu ABD tarafından kontrol edilemiyorsa, o hükümeti devirmenin zamanı gelmiştir. Bu yapıyı bozmaya kalkışan ülkeler, ABD’nin düşmanlığına ve şiddetine hedef olurlar. (1965’te Vietnam, 1973’te Şili, 1979’da Nikaragua, 1980’de El Salvador, 1981’de Panama, 1988’de Guatemala)

ABD ordusu genellikle ekonomik bir felaket yaratma yolunda ilerler ve bunu yaparken çoğu zaman ABD’li danışmanların talimatlarını izler; bunun ardından sorunu yönetmeleri için sivillere devretme kararı verir. Yeni yöntemler mevcut olduğunda artık askeri idareye gerek kalmaz. Bunlardan biri, sonuçlarına gizlice müdahale edilen genel seçimler, diğeri ise IMF’nin uyguladığı denetimlerdir. IMF; verdiği borçlar karşılığında “liberalleşme”yi dayatır. Bu da, dış müdahale ve denetime, kamu hizmetlerinde ciddi kesintilere açık bir ekonomi demektir. Bu önlemler, iktidarı daha sağlam bir şekilde zengin sınıfların ve yabancı yatırımcıların ellerine teslim eder. Böylece “istikrar” sağlanmış olur ve Üçüncü Dünya’nın klasik iki tabakalı toplum yapısını pekiştirir. Bu toplum, süper zenginler (ve onlara hizmet eden görece varlıklı bir profesyonel sınıf) ile yoksullaştırılmış, acı çeken insanlardan oluşan muazzam kitlelerden oluşur. Ordunun geride bıraktığı borçlanmışlık ve ekonomik kaos, IMF kurallarına uyulacağını neredeyse garantiler, tabi halk kuvvetleri siyasi arenaya girmeye kalkmadıkça. O durumda ordunun “istikrar”ı yeniden sağlaması gerekebilir.

Direniş:

ABD için demokrasi kendi sınırları içindeyken hava ve su kadar önemli, Üçüncü Dünya ülkeleri sınırları içindeyken ise en büyük tehdittir. Ancak bu manzara özellikle soğuk savaş sonrasında; sivil haklar, feminizm, çevre ve diğer insani meseleler etrafında gevşek ve kaotik bir şekilde örgütlenen halk hareketlerinin sonucunda değişmeye başlamıştır. Küreselleşme ile birlikte yaygınlaşmıştır.

Her ülkede gerçek iktidarı elinde tutan bir grup vardır. Bu gruplar yatırım kararlarını, neyin üretilip dağıtılacağını belirleyen kişilerden oluşur. Bu grupların istedikleri şeylerden biri de edilgen ve uyuşuk bir halktır. Yani hayatı onlar için rahatsız kılmanın yollarından biri edilgen ve uyuşuk olmamaktır. Sadece soru sormanın bile önemli bir etkisi olabilir. Gösteriye katılıp sonra eve döndüğünüzde yine bir şeyler yapmış olursunuz ama iktidardakiler buna dayanabilir. Dayanamayacakları şey ise artarak devam eden baskı, devamlı bir şeyleri protesto eden halk toplulukları, son yaşananlardan hep ders alıp gelecek sefer daha iyisini yapan insanlardan oluşur. Eğer seçimler nüfusun bir bölümünün birkaç yılda bir sandıklara gidip oy vermesinden ibaretse, hiçbir önem taşımaz. Ancak vatandaşlar belli bir tutumda ısrar etmek için örgütlenir ve bu konuda kendi temsilcilerine baskı yaparlarsa, seçimlerin bir önemi olabilir.

Örneğin egemen sınıflar bir geçit töreni için sıraya dizildiğinde vicdanlı insanların üç seçeneği vardır; geçit töreninde yürüyebilirler, kenarlardan tezahürat eden kalabalığa katılabilirler ya da geçit töreninin aleyhinde konuşabilirler. (Üçüncü yolu tercih edeceklerin Sokrates’in sonunu bilmeleri gerekebilir ancak unutmamalıdır ki bu zor ve erdemli yolu tercih edenlerin isimleri sonsuzlukta yankılanacaktır.)

Bir diğer direniş yolu da alternatif bir medya yaratmaktır. Medya, iktidarlar için halkı uyuşturmanın ve istedikleri gibi yönlendirmenin en temel aracıdır. Ancak günümüzde internetin varlığı ve sosyal paylaşım sitelerinin yaygınlığı ile birlikte ana akım medyaya karşı bir halk medyası doğmuştur. Artık haber, en yalın haliyle ve anında sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla milyonlara ücretsiz olarak ulaşmaktadır. Böylece iktidarların ve özellikle diktatörlerin elindeki en temel propaganda aracı olan medya gücü halkın eline geçmiştir. Buna karşı diktatörlerin yapacağı ilk refleks sosyal medya sitelerine yasaklar getirmektir. Ancak 2014 yılında bu yöntemin işe yaramadığı yine halk tarafından ispatlanmıştır.

İsmet İnönü’nün dediği gibi: “Bir memlekette, namuslu insanlar da en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memleket için kurtuluş yoktur!”

Kimse bir kurtarıcı beklememelidir, çünkü kurtarıcı aslında halktır yani bireyin kendisidir…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s